Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.
Hurriyet.com.tr Hürriyet Aile

UYUYAN PRENSES

 YAZARI TAKİP ET X
Yıldız Dilek Ertürk’ün YENİ YAZILARI yayınlandıkça e-posta yoluyla haberdar olmak ister misiniz?

 
 

PAYLAŞIM
  • PAYLAŞ
  • PAYLAŞ
    Adınız *
    Alıcı E-Posta Adresi *
    Mesajınız

Peri masalları denince akla gelen ilk isimlerden biri Charles Perrault.

Uyuyan Güzel, Kırmızı Başlıklı Kız, Çizmeli Kedi ve Külkedisi 1628’den günümüze kadar gelen malsallarından.

Peri masalları ile başladığımız köşemize bugün yine bu masallardan birini konuk ediyoruz.

Peri masallarının o aşk dokusu yaz aşıklarına armağan olurken, yan anlamlarından çıkan toplumla birlikte yaşamak vurgusu öznemiz olacak bugün.

Hepimiz çok iyi biliriz "Uyuyan Güzel" masalını ve diğerlerini. Genç kızlar yaşamlarının bir bölümünde kendilerini öperek uyandıracak cesur bir prensin hayali ile yaşarlar. Hatta hala bekleyenler de vardır belki içinizde :)

Prenses, kulenin en üst katındaki odada, karşısında prensi görmüş. Yüz yıldan sonra ilk defa dudaklarında bir tebessüm belirmiş. “Benimle evlenir misin?” diye sormuş Prens fısıltıyla. “Evet!” demiş Prenses ve Prensi öpmüş. Kral bu güzel haberi alınca muazzam bir ziyafet hazırlatmış. Prens ile Prenses evlenmişler ve ömür boyu mutluluk içinde yaşamışlar.

Bugün sonundan başladık masalımıza…

Son günlerde etrafımda bu masala inanarak büyümüş, bulduğu prensini sorgulayan, yaşı çifte kavrulmuş pek çok arkadaşım var. Hepsi aynı şeyi konuşuyorlar “Hani ömür boyu mutlu yaşayacaktık”…

Anlayacağınız, yaşlı prensler yeni uyuyan güzeller bulmaya pek meraklanmışlar bugünler de… Eee tabi yüzyılda bir hareket gerek sıradan yaşamlarına…

Hatırlıyorsunuz değil mi yüz yıl uykuya dalan prensesin masalını?

Bir zamanlar bir kral ile kraliçe bir kız çocukları olunca bu mutlu günün şerefine bir ziyafet vermişler. Kral büyük bir davet ile kutlamak istemiş bu mutlu günü. Ülkedeki tüm perileri de çağırmış bu kutlama yemeğine, masaya on iki altın tabak yerleştirmişler periler için ama bakmışlar on üçüncü tabak yok, bir periyi çağırmamışlar kutlamaya…

Konukların bebek prensese hediyelerini verme zamanı gelmiş. Herkes hediyelerini verdikten sonra sıra on iki periye gelmiş.

“Benim Prenses'e hediyem mutluluk,” demiş birinci peri. Konuklar sevinçle alkışlamışlar.

“Benim hediyem güzellik,” demiş ikinci peri.

“Benim hediyem akıl,” demiş üçüncüsü.

Böylece on bir peri hediyelerini tek tek vermişler.

On ikinci peri tam hediyesini vermek üzereymiş ki, bir gök gürültüsüyle sarsılmış bütün saray. Kapılar ardına kadar açılmış, içeriye kötü kalpli on üçüncü peri girmiş. Onu gören herkes korkudan gözlerini kapatmış.

“On üçüncü peri!” diye bağırmışlar hep bir ağızdan. “Bana davetiye yok mu Kral?” demiş on üçüncü peri korkunç sesiyle kapı ağzından.

“Hiç hediye vermeden olur mu? Madem beni yok saydınız, dışladınız ve önemsemediniz, benim de size, bu küçük bebeğe bir hediyem olacak” demiş ve korkunç bir kahkaha atarak bebeğin beşiğinin yanıma gelmiş.

Bebeğin üzerine eğilerek kulağına fısıldamış. “Çok uzun sürmeyecek seni ömrün. On altıncı yaşında parmağına bir iğne batacak ve öleceksinnnnnnnnnn…” demiş yeri göğü inleten kahkahası ile.

Şimşeklerin aydınlattığı gökyüzüne doğru korkunç bir gök gürültüsüyle birlikte, kötü niyetli cadı kaybolup gitmiş. Sarayın kapıları gürültüyle kapanmış ardından. Korkunç bir sessizlik kalmış geriye.

Bu noktada biraz duralım...

Törene çağrılmadığı için kendisini itilmiş ve dışlanmış hisseden on üçüncü peri “…beni yok saydınız önemsemediniz dışladınız işte size hediyem…” diyerek bunun intikamını almak için tüm sarayı ölüme mahkum etmiş. Toplumdan dışlanmak öyle kolay mı? Tabi ki isteriz önümüze altın tabaklarla servis yapılmasını, bir yere ait olmayı, önemsenmeyi ve kabul görmeyi. Aslında var olduğumuzun en önemli göstergesinden biri diğerlerinin bizim varlımızı kabul etmesi. Eğer kabul görmüyorsak, yine de var olduğumuzu göstermek için dikkat çekmek gerek her nasıl olursa…

Eee nerede kalmıştık…

Bu sessizliği daha dileğini dilememiş olan on ikinci peri bozmuş. “Ben hediyemi vermedim daha,” Demiş yumuşak bir sesle. “Kötü büyüyü bozamam belki, ama onu değiştirebilirim. Benim hediyem de büyüyü, prensesin parmağına iğ battığında ölmesi yerine, yüz yıl uyuması şeklinde değiştirmek olsun o zaman.”

Prenses yüzyıl uyuyacak ve o uyurken uyandığında yalnız kalmaması için tüm sarayda onunla birlikte uyuyacak. Bir gün gönlünün prensi gelip onu bulana kadar bu uyku devam edecek ve sonra herkes uyanacak, yaşam devam edecek...

İşte tam bu noktada iyi kalpli on ikinci peri, Prenses'in ölüm büyüsünü, sadece yüz yıl süren bir uykuya çevirmiyor, aynı zamanda tüm çevresinin de onunla uyumasını ve uyandığında prensesin kendini yalnız hissetmemesini sağlıyor…

Peri, çevremiz ile hemen hemen hiç kesilmeyen karşılıklı bir etkileşim içinde olduğumuzun farkında. Ömrümüz boyu devam eden, toplum içindeki varlığımızı sürdürme çabalarımız, ailemiz, akrabalarımız, komşularımız bizim çevresel gerçekliğimizi oluşturuyorlar. Kızsak da, küssek de, onlar bizim varlığımızı sürdürebilmemiz için şart.

Hele dostlarımız, yaşamı paylaştıklarımız, onlarsız olur mu hiç?

On ikinci peri toplumların da canlı birer organizma gibi sürekli değiştiğini bildiği için, güzel prenses uyandığı zaman varlığını koruması için diğerleriyle birlikte uyanmasını istemiş. Düşünsenize 100 yıl uyuyorsunuz ve çevrenizdeki her şey değişmenin kaçınılmaz, sürekli ve gerekli süreci içinde değişmiş. Nasıl uyum sağlayacaksınız, nasıl yaşayacaksınız? Tüm saray da sizinle uyuduysa belki yaşama devam etmek daha kolay...

Bilirsiniz artık masalın bundan sonrasını, hatırladınız mı?

Yıllar geçmiş aradan. Bebek büyümüş, sağlıklı, güzel, mutlu ve akıllı bir genç kız olmuş. Kral ile Kraliçe kötü büyüyü çoktan unutmuşlar. Zaten ülke içinde ne kadar iğ varsa, daha prenses bebekken yok edilmiş. Prenses uzun yıllar güvendeymiş.

Fakat tam da on beşinci yaşına bastığı gün prenses daha önce hiç fark etmediği bir kapı keşfetmiş. Kapıyı açmış, kıvrıla kıvrıla yukarı çıkan bir merdivenle karşılaşmış. Merdiveni çıkınca üzerinde altın bir anahtar bulunan bir kapıya varmış. Kapıyı açınca, içerdeki küçük odada tekerlekli bir şeyi çalıştıran yaşlı bir kadın görmüş. “Ne yapıyorsunuz öyle?” diye sormuş Prenses. Yaşlı kadın gülümsemiş. “İplik eğiriyorum!” demiş. “Orada öyle bakıp durma. Gel, bir de sen dene, hadi.” İği Prenses'e doğru uzatmış. O anda olanlar olmuş. İğin sivri ucu prenses’in parmağına batmış, Prenses hemen yere yığılıp kalmış.

Prensesin uykuya dalmasıyla birlikte sarayda yaşayan tüm canlılar yavaş yavaş uyumaya başlamış kuşlar uçmayı bırakıp dallarında uyumuş. Köpek kediyi kovalamaz olmuş. Çalışma odasında kızının doğum günü davetiyesini yazmakta olan Kral’ın elinden kalem düşmüş. Mutfaktaki ocaklar yanmaz olmuş. Tüm saray uykuya dalmış. Yıllar yavaş yavaş akıp geçmiş. Saray unutulmuş. Ama olaydan yüz yıl kadar sonra bir gün yakışıklı bir prens o civardan geçiyormuş.

Uzaklarda dikenli çalılarla kaplı bir yer gözüne ilişmiş. Adamları gülerek bu büyülenmiş sarayla içindeki uyuyan güzel hakkında duydukları bir hikayeyi aktarmışlar ona. ‘Ya doğruysa,’ diye düşünmüş Prens ve atını dikenli çalılarla kaplı yola sürmüş. 

Önce çalılardan geçilecek hiç yol bulamamış. Çalılar hem çok sıkmış ve hem de üstüne tırmanılamayacak kadar dikenliymiş. Bakmış olacak gibi değil, çekmiş kılıcını ve yolunu açmak için çalıları kesmeye başlamış. Çalılıkları aşan prens gördüklerine inanamamış. Her yer bir heykel gibi kıpırdamadan duran hayvanlar ve insanlarla doluymuş. Sarayın içinde dolaşmış. Güneşle aydınlanan pencerelerde tek bir sinek bile vızıldamıyormuş. Hiç kimse kımıldamıyor, hiç kimse cevap vermiyormuş sorularına.

Derken kapısı yarı açık bir kuleye varmış. İçeri girmiş, kıvrılarak yukarı doğru uzanan bir merdivenle karşılaşmış. Prens, merdivenlerin bittiği yerde, tepede altına benzer bir şeyin parladığını görür gibi olmuş. Merdivenleri çıkmış ve kendini prenses’n önünde bulmuş.

“Uyuyan Güzel,” demiş fısıltılı bir sesle. Kızın güzelliğine dayanamamış, eğilip dudaklarından öpmüş. Prens onu öper öpmez Prenses gözlerini açmış. Onun uyanmasıyla birlikte sarayın mutfağında ocak tekrar yanmaya başlamış. Çalışma odasında Kral elinden düşürdüğü kalemi almış ve kızının doğum günü davetiyesini yazmaya devam etmiş. Tavuklar yerdeki buğday tanelerini gagalamaya başlamış.

Prensesle arasında yaklaşık yüz yıl fark olan genç prens mutluluk içinde birbirlerine sarılmışlar… Masalın sonu bu yazının başında…

İyi de biraz kafamız karışmadı mı? Toplumsallaşmanın ve birlikte yaşamanın önemi, dışlanmış insan sendromu tamam da, özneden uzaklaşınca, bazı sorularda oluşuyor kafamızda.

Acaba erkeklerle kadınlar arasında yüz yıllık bir olgunlaşma farkı mı var?

Kadın yüz yıl genç kalmayı başarabilirse, işte o zaman mutluluğu yakalayabilir mi ?

Evlenmek için yüz yıl bekle, doğru adam sonunda seni bulur mu?

Hemen yanınıza bakın prensiniz orada mı, yoksa yeni uyuyan güzelleri uyandırmaya mı gitti ?

Bir de unutmadan bu prens ya gelmezse? Çok geç olmadan bir çalar saat kurup uyanmalı mı ?

Bozmayalım biz prenses masallarımızın özünü…

GELSİN GÖKTEN DÜŞEN ELMALAR, AYAKTA UYUMAYAN, DOSTLARINI UNUTMAYAN, ÖMÜR BOYU SEVDİKLERİYLE MUTLU YAŞAMAYI, BİRLİKTE YAŞLANMAYI BECEREBİLENLERE :)

Yayın tarihi: 20.07.2011
PAYLAŞIM
  Yorum yazabilmek için lütfen üye girişi yapın
OKUYUCU YORUMLARI (6)

Dilek Hanım, Yazılarınızı okumak büyük keyif veriyor. Ellerinize sağlık. Teşekkürler.

benimki hala yanımda ama aralarda prenseslere gidiyormu bilemiyorum. bu ara moda oldu zaten azgın teke sendromu...

6 YORUMUN TÜMÜNÜ GÖSTER