Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.
Hurriyet.com.tr Hürriyet Aile

ÇOĞUL ANNELER

 YAZARI TAKİP ET X
Serap Duygulu’nun YENİ YAZILARI yayınlandıkça e-posta yoluyla haberdar olmak ister misiniz?

 
 

PAYLAŞIM
  • PAYLAŞ
  • PAYLAŞ
    Adınız *
    Alıcı E-Posta Adresi *
    Mesajınız

Sizin de dikkatinizi çekti mi bilmiyorum ama son yıllarda tuhaf bir konuşma biçimi başladı annelerde. Çocuklarıyla ilgili bir durumdan bahsederken ‘biz’ diyerek konuşuyorlar. Diyelim ki çocuğun sınavı var, ‘sınavımız var’ diyorlar. Çocuğun babasıyla olan ilişkisinden ya da bir konuşmasından bahsederken ‘babamız böyle düşünüyor’ diyorlar.

Basit bir iki konuşma içinde belki dikkat çekmeyebilirdi bu cümleler ama artık o kadar sık kullanılır oldu ki, gerçekten rahatsız edici bir durum haline geldi. Bu konuşmayı duyanlar için bir rahatsızlıktan bahsetmiyorum, anneler ve çocukları adına hatta tüm aile adına bir rahatsızlık durumu bu. Bu annelere ben ‘Çoğul Anneler’ diyorum. Aslında ciddi bir sorun bu. Çocuğun adına konuşmak, onun adına karar vermek, çocuğun babası, kendi eşi için ‘babamız’ demek önemli bir sorun. Sınav ne annenin ne de babanın sınavı, o çocuğun sınavı. ‘Babamız’ derken kastedilen evin erkeği ve bir eş. Baba olarak da sadece çocuğun babası. Niçin ‘babamız’ diyerek bir kadın kendisini çocuğuyla aynı konuma getirir? Ya da eşini evdeki herkesin babası olarak konumlandırır? Amaç nedir?


Benzer biçimde çocukla konuşmaya çalıştığım ortamlarda annenin çocuğu adına cevap verdiğini, yorum yaptığını hatta karar verdiğini gözlemliyorum. Neden çocuğun dili olmak ister bir anne? Çocuğuna güvenmediğinden mi, yoksa her şeyi kontrol etmek istediğinden mi? Bu nedenleri sorgulasak ve çocuklarımızın hayatından rol çalmasak olmaz mı? Çünkü bu nedenler meselenin çocukla değil, doğrudan annelerimizle ilgili olduğunun göstergesidir. Üstelik bu kadar çoğul yaşamak, çocuklarının adına konuşmak anne adına da çok yorucu ve tüketici bir durumdur. Bir kadın, bir anne doğurup büyüttüğü bir çocuğu neden özgürleştirmesin, neden kendi kanatlarıyla uçması için hazırlayıp serbest bırakmasın ki?

Eğer o anne kendi hayatı üzerinde söz sahibi olamamışsa, çocuğunun hayatında söz sahibi olmak ister. Kendi hayatını yönetip yönlendirememişse çocuğun hayatında kontrol sahibi olmak ister. Çocuğunun özgürlüğünden korkar, çünkü çocuk özgürleşirse anneye bağımlı olmayacak ve anne kendi kendisiyle yüzleşmek zorunda kalacaktır. Kendi hayatında yapmak isteyip yapamadığı ne varsa hepsi resmi geçit yapacaktır artık ilerleyen yıllarda ve bu gerçekleşmemiş hayaller, geç kalmışlık korkusuyla kaygılardan kaygılara savuracaktır anneyi. O bir türlü bitmeyen ‘işler güçler, çocukların ödevleri, dersleri’ arkasına saklanamayacaktır anne, çocuk büyür de kendi sorumluluklarını taşımaya başlarsa. Kendisine muhtaç bir çocuk anne için en önemli uğraş, en önemli projedir hayata tutunmak için.

  

Unutulur her çocuğun kendi kimliği, kendi karakteriyle dünyaya geldiği. Unutulur her çocuğun kendi hayalleri peşinden koşma hakkına sahip olduğu. Çünkü kendi hayallerini gerçekleştirememiş anne baba için onların hayallerini gerçekleştirecek bir yolculuk yapması beklenir çocuktan. İşte o nedenle mühendis olmak isteyen ama doktor yapılan çocuklara emanet ederiz hayatlarımızı, doktor olmak isteyen ama mühendis yapılan çocukların inşa ettiği evlerde otururuz farkında bile olmadan. ‘Ben doktor olamadım ama sen ol’ diyerek varımızı yoğumuzu önüne serip çocuklarımızın hayallerini satın alırız ellerinden, kendi geçmiş yaralarımızı iyileştirmek için. Ve yeni yaralar açarız kendi çocuklarımızın ruhlarında ve geleceklerinde. Kimse kendi hayatını yaşamaz, yaşayamaz. Hep ödünç hayatlar kalır ellerimizde. Bir önceki kuşak bizden alır, bir bizden sonraki kuşaktan alırız emanet hayatları.

Ne büyük haksızlık! Çoğul anneler yerine kendisi gibi olan anneler olsak, ister 30, ister 40, ister 50 yaşında olalım, kendi amaçlarımızın, kendi hayallerimiz peşinde koşsak, bütün hedefimiz sadece çocuklarımızın okul başarıları değil de mutlu çocuklar yetiştirmek olsa, mutlu, adaletli, şefkatli, vicdanlı çocuklar mesela. Daha güzel olmaz mı hayatlarımız?

  

Emin olun dünya bambaşka bir yer olurdu.

‘Sevdiğiniz işi yapın böylece bir gün bile çalışmak zorunda kalmazsınız’ demiş Konfüçyüs.
Biz çoğul anneliği bırakalım, çocuklar sevdikleri işi yapsınlar.
Çünkü yaptığı işi sevmek zordur ama sevdiği işi yapmak çok güzeldir.

Yayın tarihi: 11.05.2017
PAYLAŞIM
  Yorum yazabilmek için lütfen üye girişi yapın
OKUYUCU YORUMLARI
Bu yazar yazısına henüz yorum yapılmadı.