Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.
Hurriyet.com.tr Hürriyet Aile
 

TUTUN GÖZYAŞLARINIZI

 YAZARI TAKİP ET X
Özlen Çopuroğlu’nun YENİ YAZILARI yayınlandıkça e-posta yoluyla haberdar olmak ister misiniz?

 
 

PAYLAŞIM
  • PAYLAŞ
  • PAYLAŞ
    Adınız *
    Alıcı E-Posta Adresi *
    Mesajınız

Yazık ki ne yazık…

Geçen hafta gişe rekoru kıran, bütün sosyal medya sitelerinde "Yok böyle film, yıkılıyor" diye yorumlanan üç film izledim.

Sinemayı da, tiyatroyu da televizyondan daha çok seviyorum.

Hiçbiri "Kolaysa yap" desen, yapılabilecek işler değil. Herkesin kendi işi, kuşkusuz büyük emeği var.

Televizyondaki dizilere gelince keza aynen emeği, külfeti, ceremesi çok büyük o setlerin ve uzun çalışma saatlerinin.

Yapana diyeceğimiz yok, arz talep meselesi. Toplumun ihtiyacı olan popülasyona ve duygusal gereksinime göre yol alınan apayrı bir pazarlama sektörü. Dünyada bu böyle.

"Ama artık ajitasyonun dibine vurduk" diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

Küçük dokunuşlar, hepimizin hayatındaki benzer duygulara değip geçmesi, zaman zaman hepimizin hoşuna giden, biraz hüzünlendiren hatta yalnız değilmişim duygusuyla motive eden benzerlikler ara sıra hoş.

O kadar seyirin sonunda bir de kendinize ait bir mesaj çıkarabiliyorsanız ne ala, ellerine sağlık dediğimiz bir güzel iş çıkıyor ortaya bu sayede.

Ama bu nedir artık?

Dallas’ı, Yalan Rüzgarı’nı, Brezilya dizilerini hatta uzayıp giden aynı nakarat Hint filmlerini bile geride bıraktığımızı düşünüyorum.

Hem bağımlılık hem de ajitasyon konusunda üstümüze yok.

Zaten onları geçip üstünlüğünü kanıtladığımızın en büyük ispatı bu dizilerin hepsinin Arap ülkeleri başta olmak üzere Rusya, Türki Cumhuriyetleri, Doğu blok ülkeleri gibi dünyanın bir çok yerine ihraç edilmesi.

Dünya ülkelerini geçecek başka bir şey bulup, daha kıymetli bir yaratıcılığımız ihraç edilse, ne iyi olurdu. Ama zaten buna ilgi duyup ihraç ettiğimiz ülkeler de İngiltere, Amerika, Fransa değil.

Sinemada, önüm, arkam, sağım, solum eli peçeteli ağlayan insanlar, arkadaşlarımla buluşup izlediği dizinin her yeni bölümü sonrası alt üst olup saatlerce kendine gelememesi.

Ellerde peçeteler, dayanamamalar, ağlamalar, sinirlenmeler, hop oturup hop kalkmalar… Yok artık, pesss yani diyorum onlarında yüzüne.

Hatta geçen gün o kadar kızdım ki sevdiğim arkadaşıma, buna bu kadar ağlayıp, üzülüp, kendini parçalayıp gözyaşı dökeceğine, ablanın hem hamile hem de boşanma arifesinde olan durumunu düşünüp ona harca enerjini dedim.

Bu dizilerle onları unutuyorum, iyi geliyor demez mi?

Bildiğin uyuşma etkisi yani dedi.

Okursa bu satırlarımı kızmaz bana çünkü asıl ne demek istemediğimi gayet iyi biliyor.

En yakınımızdaki üzüntülü, çıkmazdaki dostumuz ya da yan tarafta oturan komşumuzun dertleri varken , açı var, toku var, hastalığı var, ayrılığı var, ölümü var derken sahici, gerçek, birebir ve hiçbir ticari menfaati olmayan bu sahici hayatlar hemen yanı başımızdayken sinirleniyorum senaryolarda rol biçilmiş, gözümüzü kırpmadığımız her an, milyonlarca dolar kazandırdığımız o paralize anların kölesi olmaya.

Üstelik bunu reklamcı olarak söylemekten de çekinmiyorum .

Demem o ki, izlemek, keyif yapmak, bakınmak, beğenmek ,heyecanlı bulmaktan çok kendinden olan benzer bir duyguya hüzünlenmek, hatırlanmak, duygulanmak hepsi mümkün ama haksız mıyım?

Duygulanmanın, gözlerimizin dolmasının çok ötesine geçmedi mi bu diziler?

Dert edip, içimizi kanırtana kadar ağlamak, üzülmek, kasvete boğulmak, tansiyonu düşen, yemekten içmekten kesilen, gözü dizi saatlerinde başka hiçbir şey görmeyen. Yazık vallahi gözyaşlarımıza.

Gözyaşlarımız sahici şeyler için lazım, gerçek dokunuşlar için kıymetli.

Ağlamayalım ne olur :)

Ağlamadan, senaryo olduğunu unutmadan izleyelim izleyeceklerimizi…

Boşverin Ahmet’in, Mehmet’in, Ayşe’nin o bölümdeki hep ezilen rolünü.

Belki kendimizde, belki en yakınlarımızda, hayatlarımızda, öyle kanayan trajediler var ki…

İnanın ben bile (!) zor ağlar oldum artık böyle şeylere.

Kabul… Oğlu, babasının doldurduğu kaseti dinlerken Pınar’ın elini sımsıkı tuttum sinemada çünkü annemin bana bıraktığı mektuplara benzettim.

Ama hangisi gerçek? E benim ki tabii ki.

E işte zaten yaşanan gerçek hikayeler konu olmuyor mu bu oyunlara?

O yüzden hayata şöyle dönüp bir baktığımızda hüzünlendiren, gerçekten mücadele veren o kadar iz var ki yaşamlarımızda onlar hep bu dizi senaryolarının üstünde kalıyorlar benim için en süssüz, prodüksiyonsuz, en yakın ve gerçek halleriyle!

Bazen size de olmuyor mu? Dizideki, role, karaktere bakıp!

Bu da bir şey mi dediğiniz???

Benim çok oluyor…

Özlen ben,

Yok yok katılaşmayan ama şu kısacık hayatta, artık sahicilik dışında hiçbir şeye aldırmayan. 

Yayın tarihi: 15.02.2011
PAYLAŞIM
  Yorum yazabilmek için lütfen üye girişi yapın
OKUYUCU YORUMLARI (16)

Ne güzel anlatmışsın canımmm hayatın gerçekleri yeteri kadar insanı yoruyor zaten birde bu insanın yüreğini kanatan şeylerle hayat geçer mi? yok yok izlemiyorum içim kaldırmıyor zaten ama seyredenere ve kendini kaptırıp üzülenlere oradaki sorunları dert edinenlere daha çok üzülüyorum... Hayat bunlarla geçirilmeyecek kadar kısa niye üzüyoruz kendimizi anlamıyorum.

Aynen nunucuğum tam bunu demek istemiştim bende.hayır izlemekte keyifli zaman zaman ,ama işte öyle meşguliyet bazen biraz heyecan bazen biraz keyif...off hep iç karartıcı içi karartıcı...neşeli komik keyifli duygusal bir sürü dizimiz daha var :)

aslında nede güzel demişsiniz özlen hanım "yanıbaşımızda asıl üzülmemiz gereken hikayeler varken biz gidip masallara ağlıyoruz" bende yaptım onu bi diziyi izlerken kendi ağlanıcak halimi bırakıp dizideki karakterlere ağladım belki kendimi gördüm belki hayatı ama asıl yaşadıklarımı görüp ağlamak yerine onlara ağladım...

15.02.2011 21:56:29 meltem zengin (hayallerimmm)

Meltemciğim o da oluyor tabii kendimizi yaşadıklarımızı çok tasvir ediyor bazı olaylar ama olsun...öyle bile olsa o olaylarla başeden karakterler olsa dizilerde hepimize daha iyi gelir valla:)))hep ağla,hep ağla,hiç çözme offf kararıyor insnaın içi.

16 YORUMUN TÜMÜNÜ GÖSTER