03.02.2012
| Tweetle |
Siz de ailemize ücretsiz üye olun
BUZZ CAFE
Çocuklarınızla aile tatili mi yoksa eşinizle romantik bir yaz tatili mi? Hangisini tercih edersiniz?aile tatili tabiikide.......
23.05.2012 - cerinderin
Buyrun bize size ellerimle güzel bir Türk…
19.05.2012 - emsal
Her şey yağışlı bir İstanbul gününde başladı sevgili şehirde kardan sefil olmuş Habitus okuru... Güya İstanbul’dan Londra’ya gidecek, oradan Vancouver uçağına binerek Kanada’ya gidecek, bir dizinin oyuncularıyla röportaj yapacaktım.
Hani bazen, bazı günler herkes için çok zor ilerlerken bizim için “tereyağından kıl çeker gibi” gider ya... Öyle başladı günüm. Yoğun kar yağışı olan Çarşamba günü sabah Anadolu yakasından 9’da yola çıkıp 10’da havaalanına varmayı başardım. Bu esnada insanlar yollarda kalmış, yağış ve yoğunluklu olarak sürücü hatalarından tıkanmış yollarda mahvolmuşlardı...
**
Havaalanı kalabalık... İptal edilen, ertelenen seferler sayıca o kadar çok ki, havaalanı havaalanı olalı bu kadar insanı bir arada görmemiştir herhalde...
Uçuş bilgilerinin bulunduğu ekranların önü bir dakika bile insansız kalmıyor... Kafelerde oturacak yer yok...
Bilet satış ofislerinin önündeki kuyrukların uzunluğunu tahmin bile edemezsiniz...
Şaşırtıcı bir biçimde benim Londra uçuşunda bir aksilik görünmüyor... Olur da gecikme yaşanırsa, yolculuktan tamamen vazgeçecek, hiç gitmeyeceğim. Çünkü Kanada uçağını kaçırırsam, aynı gün beni Vancouver’a götürebilecek başka uçuş yok. Geri de dönemeyeceğime göre, bir gece Londra’da konaklamak zorunda kalacak, ertesi gün Kanada’ya –belki- gidebilecek bir uçağa binebilecek ve röportaj gününü de kaçırmış olacağım. O nedenle yapacağım seçim, kritik.
Son dakikaya kadar bir ertelenme yaşanmıyor. “Bugün şanslı günüm” diyorum, çünkü ertelenmeyen sadece benim bulunduğum uçuş!
**
Erken heyecanlanmışım. Kötü haber çabuk geliyor, satış ofisine “Gecikme var mı diye son bir sorayım bari” diye uğruyorum ve uçağın en az üç buçuk saat sonra kalkacağını ögreniyorum. (O uçuşta bulunmadım, sonra aldığım bilgiye göre, uçak 7 saat rötarla kalkabilmiş)
**
Yapılabilecek iki şey var: Birincisi, biletleri geri verip yolculuktan vazgeçmek, ikincisi, benimkiyle aynı saatte olan ve gecikme olmayacağı yönünde bilgi verilen başka bir şirketn uçuşunu kullanmak...
Son dakikaya kadar bekliyorum ve hala “gecikme yok” bilgisini aldıktan sonra şansımı denemek üzere biletimi değiştiriyorum.
Tık nefes koşarak uçağın kalkacağı kapıya yetişiyor ve belkeme alanında oturuyorum... Hala gecikme yok görünüyor. Görevliler, 20-25 dakika’dan fazla gecikme olmayacağını söylüyor fakat yine de hava koşullarının değişiklik gösterebileceğini, bu zamanın artabileceğini söylüyorlar.
Ve vakit geliyor.... Hala gecikme yok! Uçağa biniyor ve yerleşiyorum. Yerleşiyorum ama camdan görünen manzara iyiye işaret etmiyor, pist dışındaki her yer kar içinde, yağış durmuş değil ve kalkış saatini çoktan geçtik bile....
Londra-Vancouver uçağımı kaçırmamak için bir saatlik gecikme sorun yaratmaz fakat süre uzayınca endişeleniyor ve hostese ne zaman kalkacağımızı soruyorum. Bilmediğini söylüyor. Hiçbir soruma yanıt veremiyor. (Hatta kimilerini kendi de merak ediyormuş. Sorsaymış keşke eğitim esnasında.)
Bu esnada pilot, geç iniş yapan uçaklardaki transit yolcuları beklediğimizin anonsunu yapıyor. Kalkış ve inişte sıra olacağı, de-icing ve anti-icing işlemlerinin de hayli vakit alacağı bilgisini aldıktan sonra bu yolculuğu hiç yapmamamın gerektiğine kanaat getiriyor ve hostese “Uçaktan inme, yolculuktan vazgeçme hakkım bulunuyor mu?” diye soruyorum. Uçuş görevlisi, diğer görevlilere sorarak, bunun mümkün olduğu bilgisini veriyor. Eşyalarımı toplayarak uçaktan iniyorum...
**
İşte esas macera başlıyor. Çünkü sıra valizimi geri almakta...
Bagaj numaramı uçak kapısında görevliye gösteriyorum ama süpriz: Bu numaraya ait bir bagaj yok! Düşünün yani, Kanada’ya gidebilsem, valizim uçaktan çıkmayacak, eşyasız kalacakmışım meğer!
Aslında en baştan şüphelenmeliydim. Valizimi teslim alan kontuar görevlisi bana “Vancouver hangi ülkedeydi?” diye sorduğunda, bir sorun olacağını tahmin etmeliydim. Yine de “Valizi Londra’da değil, Vancouver’de alacağım, değil mi?” sorusunu defalarca sorduktan ve “Evet” yanıtını aldıktan sonra rahatlamış, kapıya yetişmek için koşarak check-in alanından ayrılmıştım.
**
Uçaktan geri inip bagaj numaramın herhangi bir valizi işaret etmediğini öğrenince “Herhalde bir karışıklık olmuştur” diyorum. Görevlinin beni yönlendirdiği transit masasına gitmek üzere dış hatlar’da uzun bir yürüyüşe çıkıyorum.
Herhalde tarihinin en kalabalık günlerinden birini yaşıyor transit yolcu bölümü. Uçuşlar geciktiği, iptal olduğu ya da ertelendiği için herkes kendine bir çare bulmak zorunda. Eski biletlerini iptal ettirmek, yenilerini almak, aynı güne uçuş yoksa havayolu şirketinin kendilerine bir otel ayarlamasını sağlamak durumundalar.
Fakat ne mümkün... “Türkiye’nin en büyük havayolu şirketi”nin transit masasında bir kişi çalışıyor. Sıra olmak, bir düzen kurmak mümkün değil, dünyanın türlü
milletlerinden insanlar birbirinin üstüne çıkıyor... Hem yolcular, hem çalışanlar bağırıyor, mahşer yeri gibi...
Orada herhangi bir işimi halledemeyeceğimi anlıyor ve güvenlik görevlisine sorarak, doğrudan pasaport kontrol kapısından çıkabileceğim bilgisini alıyorum, kendi adıma seviniyorum. Mahşer yerini geride bırakarak pasaport kontrole doğru ilerliyorum.
Tabii burada da işler yolunda gitmiyor. Sırası gelen her yolcu, pasaportları kontrol eden polislere dert anlatıyor. Karşılıklı yarım yamalak İngilizce konuştukları için birbirlerini anlamıyorlar... Memur da artık yorgunluktan ve bağırtı dinlemekten ruhunu teslim etmek üzere... Düşünün artık, sert bir üslüpla laf anlatan yabancıya “Sus be!” diyor.
**
Esasında, bu “Sus be!”, havaalanında kurulan iletişimin bir özeti sayılır... Çünkü siz sakin olmazsanız, diyaloglar başka türlü ilerlemiyor....
**
Sağ salim kapıdan geçiyorum. Valizimin, iptal edilen ve ertelenen uçuşlardan gelen bagajların arasında olduğu söyleniyor. Şimdi istikamet kayıp eşya bürosu.
Buradaki manzara da transit masasından farklı değil. Ertelenen yüzlerce uçuştan gelen yüzlerce bavul... Hepsi en dipteki iki bantta dönüyor, sığmayanlar, üst üste, alt alta yığılmış, sahiplerini bekliyor... Valizlerin burada olabileceği bilgisini alan yolcular, endişeli gözlerle kendi eşyalarını arıyorlar alanda dört dönerek...
**
Bu arada kayıp eşya bürosunda sistemler çökmüş. Küçük ofis avaz avaz bağıranlarla, yarım İngilizceyle görevliye dert anlatmaya çalışanlarla hınca hınç dolu. Görevliler öyle yorgun, stresli ve çaresiz durumda ki, dayanıklılıklarına şaşmamak elde değil... Uçuş iptallerinin tüm kabahati onların üzerine kalmış sanki... Gelen bağırıyor, giden bağırıyor... Eh, hem yolcu, hem de elinden bir şey gelmeyen yer hizmetleri görevlisi haklı olunca işlerin içinden çıkılamıyor.
**
Tabii sıkıntı bu kadar değil: Bagaj takibi yapılan sistemin de çöktüğü bilgisi veriliyor. Yapabileceğimiz tek şey, beklemek. Fakat neyi beklediğimizi bilmiyoruz.
Transit yolcuların “toplu delirmesi” bir yana, uçuşundan vazgeçen ve bagaj numarasına bakarak valizi bulunamayan bir numune olarak da ben varım. Konu, hayli çözümsüz görünüyor...
Sonuç: Uçuşu yapmadığım gibi, o uçağa hiç girmemiş görünen valizim, bulunmuş değil.
**
Her şeye rağmen, yine de benim sorunum, İstanbul’u “transit havaalanı” olarak kullananların yanında solda sıfır kalıyor. Saatler süren bilet değiştirme, kalacak otel ayarlama, bagaj bulma işkencesi, halen devam ediyor.
Velhasıl kelam, insanların halini görerek ve deneyimleyerek şu konudan emin oldum: Bir havayolu şirketini, her şey yolundayken, koca koca reklamlar yaparken, dünyanın en önemli havayolu şirketlerinin arasında olduğu bilgisini verirken değil, kaos ortamını nasıl yönettiğine bakarak anlıyoruz. Elbette, böyle hava durumu koşullarında tüm yolcuları memnun edecek çözümler üretmek mümkün değil. İzlanda’da yanardağ patladığında da farklı değildi olanlar.
Fakat bu kadarı, anormal. Yüzlerce kişinin derdini çözeceği transit masasında BİR GÖREVLİ olması anormal. Uçuşla, uçakla, yolcu haklarıyla ilgili doğru bilgiler veremeyen uçuş görevlileri anormal. Çöken sistem, sağa sola atılmış, canı isteyenin alıp götürebileeceği şekilde savrulmuş valizler anormal.
Vaat edilen hizmetle verilen arasında bu kadar fark olması anormal.
“Havayolu şirketleri ne kadar kar ve zarar etti” konusu dışında, bu kaos ortamının değerlendirmesini yapmak şart ve ne yazık ki o deneyimi yaşamayanlar haricinde benim dün şahit olduklarımın çetelesini tutan kimse yok: İnsanlar ne kadar sefil oldu? Problemlerin kaçı çözüldü? Kaos, nasıl yönetildi? Görevliler insanlarla nasıl iletişim kurdu?
Acaba havayolu yöneticilerinden bir tanesi gelse, o kaosun, o transit desk’in, o kayıp eşya bürosunun içinde yaşananlara şahit olsa, olanlara inanabilir miydi? Şirketine yakıştırabilir miydi?
Sanmam.
Bu arada, böyle bir durumda “müşteri her zaman haklıdır” demek de mümkün değil. Yolcuların görevlilere nasıl avaz avaz bağırdığını ve hakaret ettiğini duysaydınız, inanın onlar adına utanırdınız.
Dün, havaalanındaki keşmekeşi size anlatacak doğru kelimeleri hakikaten bulamıyorum.
Ve öneriyorum: Eğer seyahatinizin sebebi ölüm-kalım meselesi değilse, uçuşlarınızı kar bitinceye kadar erteleyin. Bu havada seyahat etmeye çalışmak, kendinize yapabileceğiniz en büyük işkencelerden biri olabilir.
Benden söylemesi.
| Tweetle |
Kalan Karakter :
www.hurriyetaile.com web sitesindeki yazarların ve yazar yazılarının, katkıda bulunanların, soru soranların, yorum yazanların, iletişim platformu ile bilgi ve düşünce paylaşanların veya herhangi bir kanaldan site veya ziyaretçileriyle iletişim kuranların görüş ve düşünceleri, site editörlerini, modaretörlerini ve site hazırlayıcılarını bağlamamaktadır. Bu görüş ve düşüncelerin sorumluluğu tamamen ilgili kişilere aittir.
HürriyetAile.com
Hürriyet Medya Towers, Güneşli/İSTANBUL
bilgi@hurriyetaile.com - 0212 449 69 56
Sitemizde reklam unsuru içeren yorumlara ve yönlendirici linklere yer verilmemektedir. Yorumlarınızı yazarken lütfen bunu dikkate alınız. Aksi halde iletileriniz yayından kaldırılacaktır.









