Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.
Hurriyet.com.tr Hürriyet Aile

YAZ SEZİNTİSİ

 YAZARI TAKİP ET X
Elif Ebru Wibrew’in YENİ YAZILARI yayınlandıkça e-posta yoluyla haberdar olmak ister misiniz?

 
 

PAYLAŞIM
  • PAYLAŞ
  • PAYLAŞ
    Adınız *
    Alıcı E-Posta Adresi *
    Mesajınız

Soluk bir lambanın aydınlattığı meydandaki ahşap bankta anneannesi ile birlikte oturuyordu. Sarı mantosu ve başına bağlanmış olan, üzerinde beyaz minik çiçek desenli kırmızı eşarbı, bu eşarbın altında görünen uzun gece siyah saçları, hokka burnu, bal sarısı ve ela karışımı iri gözleri ile Ayşecik, Gülşah gibi Yeşilçam’ın çocuk yıldızlarını andırıyordu. Ama dört buçuk -beş yaşlarındaki bu yıldız kız, hiç konuşmadan, sanki yüzünde küskün bir ifadeyle ileriye bakıyordu.

sezin

Akşam gezmesine gidiyorduk annemle. Yanlarından geçerken durup selam verdik.

“İyi akşamlar Zarif Abla” dedi annem.

“İyi akşamlar, Şahin Ali İstanbul'da gelecek de onu bekliyoruz” dedi o da.

Annem Zarif Teyze’ye göz aydınlığı da diledi. Sonra küçük kıza dönerek , “Seni de tebrik ediyorum güzel kız. Artık abla oldun" dedi. Küçük kız sanki duymamıştı. Sadece yutkunarak, gözünün görebildiği en uzağa bakmaya devam etti. Ela gözlerini bir iki kere kırpıştı ama sağ tarafına dönüp kendisine söylenen tebrike tepkisiz kaldı. Anlamıştım. Yeni bir kardeşi olmuştu ve o annesini paylaşmak zorunda kaldığı için öfkeliydi. Üstelik yeni bebek annesinin yanındayken o buradaydı.

Yolumuza devam ederken “Kimdi o kız?” diye sordum. “Sezin” dedi annem. “ Zarif ablanın torunu. İstanbul’da yaşıyor. Annesinin yeni bir bebeği oldu.”

Sezin, ortanca kız kardeşimle yaşıttı. Yani dört yaş küçüktü benden. O sıralarda dokuz yaşında olan ben için küçük bir kızdı, oyun arkadaşı değil. O sekiz, ben ise on ikilerimi devirmek üzereyken ( oyun arkadaşı) olmasak da epey zaman geçirirdik.

İstanbul’da yaşasa da, yazlarının çoğunu anneannesinin evinde geçirmeye Yakakent’e geliyordu. Acayip tatlı dili, sevecenliği ve hoş sohbetiyle tüm belde tarafından seviliyordu o. Sanki beni sevin yazıyordu alnında. Sevgi pıtırcığı gibi bir şeydi. Yaşının küçük olmasına rağmen, büyük küçük demeden herkesle sohbet eder, hal hatır sorar, küçükleri kucaklar öperdi. Ben, ergen dönemimde, bırak kardeş öpmeyi, yamacımda kardeş gölgesi istemezken, kız kardeşim Sedef’i üstelik de nezleden dolayı hört hört burnunu çekerken nasıl da şapur şupur öpmüştü.

O yaz Yakakent’te bisikletle dolaşmak moda olmuştu. Gri bisikletimin tepesinde, diğer arkadaşlarla birlikte gece yarılarına kadar sahilde çete halinde dolaşıyorduk. Derya’ya da yeni bisiklet alınmıştı. Gelenek olduğu için sırasıyla bu yeni bisiklete binip deneme sürüşü yapmaya başladık. Sezin, Derya’dan bisikletine binmek için izin istedi. Henüz kullanmayı bilmiyordu. O bisikletin üstündeyken, biz de bisikletin yanlarından Derya ile tuttuk. Dört beş metre gittikten sonra, Sezin “tamam” demiş ve ben taraftaki ayağını yola basmıştı. O “tamam”ı ben duymadım. Bisikleti ilerletmeye devam ettim. İşte o sıra Sezin’in çığlığı ortalığa yayıldı. Ayak bileği bisikletin zincirine sıkışmıştı.

Daha ben ne olduğunu anlamadan, Sezin topallayarak ve ağlayarak yirmi metre ötedeki yazlık evlerine giderken ben de korkudan tabanları yağlayıp evde aldım soluğu.

Annem ve babam yoktu evde. Sadece küçük kardeşim Sedef’i ıslak saçlarını taramaya çalışırken buldum. Her zaman olduğu gibi stresliyken kendimi ekmeğe vurmak için titreyerek mutfağa geçtim. Hemen bir ekmek arası peynir yapıp içine yeşilbiber koydum ve odaya dönüp küçük kız kardeşim Sedef’in gözü önünde kemirmeye başladım. O sıralar, benden ne görürse onu yaptığına inandığım yedi yaşındaki Sedef, saçını taramayı bırakıp mutfağa gitti ve aynı sandviçten kendine yapıp karşımda yemeye başladı. Ergen tepem atıvermişti.

-Sedef ne yiyorsun bakalım?

-Sandviç.

-İçinde ne var?

-Peynir ve yeşilbiber

-Yine mi beni taklit ettin küçük beyin?

-Sandviçle taklit mi olur?

-Oluyor bak. Niye domates değil de biber koydun? Kendi aklın yok mu?

Ağız dalaşı başlamıştı ama biraz daha karşılık verirse it dalaşı başlayacaktı.

Sedef’in çenesi, o yıl okula başladığı için epey açıktı. Kafa tutabiliyordu. Sezin’i yaraladığım ve sonucu henüz bilmediğim için sinirimi çıkaracak en yakın ve en küçük lokmaydı ama hala. Sandviçlerimiz bitince o saçını taramaya devam etmek için fırçayı aldı eline. Yanına gittim. “Saçlarını ben tarayacağım sen çok kötü yapmışsın” dedim. Kabul etmiyordu. Sanki onu tımar edip stres mi atacaktım ne, tararsın taramazsın derken elinden saç fırçasını almaya çalışıyordum. O ise var gücüyle asılıyordu. Taratmazsan taratma diyerek fırçanın başını sonunda saldım. Sedef geri geri yalpalayarak yere düşerken kafasını pencerenin pervazına çarpıverdi. İşin kötüsü vurduğu yerden kan fışkırıyordu.

‘Allah’ım, daha bir saat önce bir vukuata imza atmadım mı ben? Ahan da ikincisi. Ben yandım ki hem ne yanma’

Tiz sesiyle ağlayan Sedef’in kafasına hemen bir havlu koydum. Beyaz havludaki kanı gören sabi hepten korkunca, anneanneme gideceğim diye tutturdu. Gerekirse yaraya dikiş bile atardım yeter ki kimse görmesin, duymasın. Kardeşimi engellemeye çalıştım, kapıyı tuttum ama Sedef elimden kurtulup dışarı kaçtı ve hemen yanımızda oturan anneannemde aldı soluğu. Ben de peşinden. Anneannemin ilk yardımı yapıp başını sardığı, biraz önce küçük beyin dediğim küçük kardeşe yalvarmaya başladım. Zaten Sezin’i de yaraladığımı, bir de kendisininkini anne babamıza söylerse azar işiteceğimi söyleyip, beni gammazlamaması için iki saat dil dökmüş ve kabul ettirmiş olsam da, ne olur ne olmaz diye sığındığım bu evden de ayrılamıyordum. Korkudan sümüklü böcek kıvamına girdiğim için Sedef’le birlikte eve dönmedim. Benim için tek emin yer sorgusuz sualsiz kabul göreceğim anneannemin eviydi. Belki burada kalırdım gece. Belki de bir yıl kalırdım belli mi olur? Bana kızmaya gelirlerse her zamanki anneannem beni korurdu. Lakin şu an karbonhidrata ihtiyacım vardı. Anneanneme, akşam yemeğini onlarda yiyeceği, makarna istediğimi söyledim.

İsteğim üzerine anneannem fiyonk makarna pişirmek için mutfağına gitmişti ki, kapı zili çaldı. Kapıyı ben açtım. Bir de kimi göreyim? Karşımda, gülen yüzü ve melek gibi ifadesiyle Sezin duruyordu. Kollarını açarak boynuma sarıldı.

“Elif’ciğim merhaba. Size gittim ama burada olduğunu söylediler. Biraz önce doktordan geldik. Tedavimi oldum. İyiyim. Üzülme diye geldim. Sadece bir kazaydı. Korkuttuğum için özür dilerim” diyordu.

Yanlış mı duyuyordum? Benden dört yaş küçük bu kız, benim kendisini teselli etmem, kaza da olsa benim kendisinden özür dilemem gerekirken, korkuttuğu için benden özür mü diliyordu? Hayatımda, kelimelerin kifayetsiz kalıp ağzımı açamadığım, kem kümlediğim nadir anlardan ilkini yaşıyordum. Meleğin karşısında, henüz fabrikada işlenmeye gitmemiş bir kütük gibi durduğumun farkındaydım ama ergen lügatimde "geçmiş olsun, bu olaya sebebiyet verdiğim için özür dilerim" ya da "şu çekirdek kadar yaşınla bana ilk insanlık dersini verdin" diyemiyordum. Aslında yerin dibine geçtiğim için kelime toplayamıyordum.

“Yok, eve gitmeyeceğim. Ben makarna yemek istiyorum da” diye bir şeyler geveledim.

“Yarın görüşürüz” dedi ve gitti Sezin.

On iki yaşında, yeniden doğmuş gibi, bu sefer de sevinçten tabak tabak makarna yemeye başladım. Fiyonk makarnalar mideme düştükçe ağzım da fiyonk oluyordu.

Dünya tatlısı Sezin, üniversite çağına kadar her yaz Yakakent’e gelmeye devam etti. YAZ SEZİN’TİSİYDİ o. Her geldiğinde daha güzel, daha alımlı, daha havalı, daha şık oluyordu. Ne sevecenliği değişiyordu ne gönülleri fethedişi. Şarkı söyler gibi ağzından dökülen şen kelimeleriyle, geldiğinde sanki belde daha fazla yaz çiçeği açıyordu. Çünkü gülüşünde de, bal rengi gözlerinde de hep o çocukluğundan kalma yaz neşesi taşıdı.

sezin

Başarılı bir iş kadını, muhteşem bir iki çocuk annesi olan çocukluk arkadaşımın ayağında sönük bir iz bırakmış olsam da, onun benim kalbimde bıraktığı iz yıldız gibi hep pırıl pırıl kaldı…

Yayın tarihi: 13.04.2016
PAYLAŞIM
  Yorum yazabilmek için lütfen üye girişi yapın
OKUYUCU YORUMLARI
Bu yazar yazısına henüz yorum yapılmadı.