Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.
Hurriyet.com.tr Hürriyet Aile
 

SARI ÇORAPLI EKSİK ETEK

 YAZARI TAKİP ET X
Elif Ebru Wibrew’in YENİ YAZILARI yayınlandıkça e-posta yoluyla haberdar olmak ister misiniz?

 
 

PAYLAŞIM
  • PAYLAŞ
  • PAYLAŞ
    Adınız *
    Alıcı E-Posta Adresi *
    Mesajınız

Daha önceki bir yazımda da değinmiştim. Herkesin olduğu gibi benim de küçükken hayran olduğum kitap karakterleri vardı. Ama fazladan bir huyum daha vardı. O sevdiğim kimlikler olamayacağımı bilsem de onların kitaplarda yaşadığı olayların benzeri karşıma çıkınca anında moda girme huyu. Biraz daha yaş alınca hayranlık kısmı sona erse de, o içime işlemiş ve neredeyse ezbere anlatabileceğim karakterlerin kitaplardaki ortamlarına benzer yerlerde bulunduğum çok olmuştur. İşte o zaman, kitabı okurken duyduğum hazzı karınca kararımca ve bir iki dakikalığına da olsa yaşamış gibi hissederdim.

Efendim, Londra’ya ilk gideceğim zaman valizimin içine yeni ciciler koyuyorum. Yeni şehre yeni cicilerle başlamak için… Bunlardan biri de, kırmızı- sarı- lacivert kareli bir İskoç mini etek (o yıl çok modaydı), üstüne lacivert balıkçı bir kazak ve etekteki cırt sarıya eş tonda sarı kilotlu çorap. Sarı beni hep mutlu etmiştir. Öylesine mutluyum…

Haftada ya da iki haftada bir okula giderken forma gibi giyiyorum bunları. Modanın başkentindeyim ama, Londra’ya sanki sarı çoraplarımla rengi ve modayı ben getirmişim gibi hissediyorum. Çünkü okulda herkes o kadar sempatiyle ve beğeniyle bakıp hatta üzerimdekileri nerden aldığımı soruyor ki, böyle hissetmem çok normal.

Okul kocaman. Her derste başka bir dersliğe başka öğrencilerle girdiğin bir sistemi var. Öğretmenler de devamlı değişiyor ki değişik aksanlara alışalım. Bu, devamlı yeni yüzlerle tanışıyorsun demek. Bir sürü yeni yüz de seni tanıyor. Fakat benim tanınmamın iki sebebi var: Birincisi söz konusu olan cırt sarısı çoraplarım, ikincisi, daha yeni yetme İngilizcemle sınıf sınıf dolaşıp, iki üç dakika erken girmiş öğretmen gibi yaparak, o günkü hocalarının kendim olduğunu söyledikten sonra ders anlatmaya başlamak. Gerçek öğretmen gelince de reverans yapıp kaçmak.

Her gün suç mahallinde olduğum için, suçu işledikten sonra artık bu formamı giymemem lazım değil mi? Doğrudan parmakla “aha da geçen gün bizi işleten kız bu” diye öğrencilerin bakışları altındayım. Çünkü en çok sarı çoraplarından tanınıyorum. O sarı çoraplardan ben suçluyum. O zaman yaksana onları? Olmaz. Her görenin kıyafetime iltifat etmesine o kadar alışmışım. Lady Gaga neyse ben de oyum. Kimilerine göre sarı çoraplı sempatik kızım, kimilerine göre, işi gücü yok, sınıf sınıf dolaşıp öğretmen taklidi yapan şımarık sarı çoraplı kızım, kimine göre de hem sempatik hem deli dolu bir sarı çoraplı kızım. Neysem neyim. Reklamın iyisi kötüsü olmaz. Magazin basınında mıyım? Evet öyleyim efendim. Yıllardır beklediğim üne sahibim. Çıkaramam çorabımı.

Okulun koridorları bir kare gibi birleşiyor. Bu yüzden de bazı sınıfların pencereleri caddeye, bazılarınınki ise ortadaki avlu gibi bir boşluğa bakıyor. Yani bir pencereden çıkıp, karenin öbür tarafındaki kenarına gidebileceğimi, oradaki pencerelerden içeri girebileceğimi anlıyorum. Yalnız o günkü sınıfım beşinci katta. Ben bir kenardayım ama karşı kenarda öğretmen taklidi yapmadığım cillop gibi sınıflar var. Pencereden kafamı uzatıp yürüyebilmek için bir metrelik bir çıkıntının olduğunu da görüyorum. O sınıflara ulaşmam mümkün yani. Çalıkuşu da ağaç tepelerindeydi, hatta bir ara da okulun çatısına çıkmamış mıydı? İşte okul, işte çatı. Geriye özne kalıyor. Aha da o benim. Feride Nizamettin… Yani Çalıkuşu… Yani ben yahu. Bu çatıda yürümeyi, hala kandırmadığım sınıflara öğretmen olmak için kullanıyorum. Kullanırken de sevdiğim karakterin kimliğine giriyorum. Bir taşla iki kuş. Üzerimde de tesadüf bilin bakalım ne var? Formam.

Pencereden içeri girip, “Merhaba arkadaşlar bugünkü yeni öğretmeniniz benim.” diyerek beşinci katı da dolandırıyorum nihayet. Girdiğim pencereden şaşkın bakışlar altında hızlıca çıkıp kendi sınıfıma dönerken diğer bir sınıftan Sonia beni görüyor. Sonia İsviçreli. Onu ne zaman görsem, kendimi çocukluk kahramanım, Dörfli kasabasından dedesinin dağdaki kulübesine gitmeye çalışan Heidi gibi hissediyorum. Kız da bana Heidi diyor hep.

“Heidi selam ne işin var orada?” diye sesleniyor kız.

Aha bir günde iki karakter. Heidi de Frankfurt’a götürülünce, bir parça dağ görebilmek için şehrin en yüksek binasının çatısına çıkmıştı.
“Sonia, selam” diyerek el sallarken sendeliyorum. Kız bir “ayy ayy” diyor. “Heidi iyi misin?”

Kız Heidi…. Yuvarlansan gittin ya. Alp Dağları’ndaki yeşil tepelerden yuvarlanıp, Peter ve keçileri tarafından durdurulmaya benzemeyecek düşüşün biliyon değil mi? Doğruca taş zemine çakılmak var. Ama sende akıl ne arar?

***

Yazılmamış kitapların karakterlerini bizzat kendimin yarattığım da çok oluyor o yıl. Aşağıda da ona bir örnek.

Londra’nın Piccadilly’si bizim Taksim ya da Eminönü Meydanı gibi hep canlı ve kalabalıktır. Yazı kışı fark etmez. Ortadaki Eros heykelinin etrafı hem turist hem sanat öğrencisi kaynar. Ben de o gün Piccadilly’deki Japon Center’ ı arıyorum. Bir arkadaşım akşam Sushi yapmayı öğretecek bana. Gidip yosun yaprağı ve pirinç sirkesi alacağım. Tesadüf ya üzerimde yine aynı formam var. Hava biraz ılık olmalı ki üzerimde sadece kısa bir kot mont almışım.

Efendim metrodan iniyorum. Yukarı gün yüzüne çıkıyorum. Yön kabiliyetim yok, sora sora bulmak için bir oraya bir buraya yürüyorum. İki ileri üç geri, yirmi ileri, yüz metre sola derken, yeri bulamadığım için önüme gelen ilk çekik gözlüye soruyorum:

“Affedersiniz Japon Center nerede acaba?”

“Biz Japon değiliz, bilmiyoruz” diyor.

Sanki ben Japon olduğum için Japon Center’a gidiyorum da. Aslında o “bizi oralı zannedip sordun ama her çekik gözlü Japon değil” demek istiyor. Neyse. Ben yürümeye devam edecekken aynı çocuk “hey hey” diye bana sesleniyor. Dönüyorum. Çocuk eteğimi işaret ediyor: “Eteğin, eteğin”.

                                                                                                             Fotoğraf temsilidir

Çoğu kişi gibi onun da kıyafetime iltifat edeceğini sandığım için, kibarca bir reverans yapıp gülümsüyor ve kendisine teşekkür ediyorum. Arkamı dönerek yürümeye devam edeceğim sırada çocuk yeniden sesleniyor. “Eteğin” diyor yine. Ama bu sefer arkana bak anlamında işaret ediyor.

Arkama tam dönemesem de el yordamı ile anlıyorum olayı. Nasıl ve ne zaman olduysa, eteğimin tüm arka parçası tamamen çorabın beline sıkışmış şekilde. Kısa mont da açığı kapatamamış. Çoktan “sahne” demişim. Boydan eksik olan eteğim güneyden de eksilmiş. Hani genişliği müsait olan bu güney bölgeye rahat rahat reklam alıp reklamcılıkta yeni bir çığır bile açabilirim.

“Tatiliniz geldiyse bizi seçin, yüreğinizin GÖTürdüğü yere gidin!”

Anında “perde” demem lazım ki gösteri bitsin. Perdeyi bir iki hamlede ancak indirebildiğim süre bana bir yıl gibi geliyor. Kim bilir kaç zamandır, reklam tabelası gibi dolaştığım halimden çok utanıyorum. “Başlarım sushiye de yosuna da” diyerek, koşa koşa, ait olduğum yerin dibine yani metronun derinliklerine iniyorum.

Ama formamı yine rafa kaldırmıyorum ha. Piccadilly esnafı tanımasın diye o taraflara gideceğim günler giymiyorum o kadar.

Efendim, bu küçük hikâyeyi okuyup karaktere hayran olmayın sakın. Çünkü tadımlık da olsa, onun okuduğunuz, beğendiğiniz, güldüğünüz yaşamışlıkları başınıza gelebiliyor söylemesi. Ha, “benim için sorun yok, gönlümüz güneydeki açık havadan yana, hodri meydan” diyorsanız, aman önceden haber verin ki yeni bir sarı çorap alıp aranıza gireyim. Reklamın iyisi kötüsü olmaz zira.
  

Yayın tarihi: 20.01.2017
PAYLAŞIM
  Yorum yazabilmek için lütfen üye girişi yapın
OKUYUCU YORUMLARI
Bu yazar yazısına henüz yorum yapılmadı.