Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.
Hurriyet.com.tr Hürriyet Aile

MARKET SİNİRİ

 YAZARI TAKİP ET X
Elif Ebru Wibrew’in YENİ YAZILARI yayınlandıkça e-posta yoluyla haberdar olmak ister misiniz?

 
 

PAYLAŞIM
  • PAYLAŞ
  • PAYLAŞ
    Adınız *
    Alıcı E-Posta Adresi *
    Mesajınız

Yediyordu Elif kağnısını
Kara geceden geceden
Sankim elif elif uzuyordu, inceliyordu
İnliyordu dağın ardı, yasla
Her bir heceden heceden...

Çok severim MUSTAFA KEMAL’İN KAĞNISI adlı bu şiirini Fazıl Hüsnü DAĞLARCA’nın.

Evet, adım Elif. Evet, çok kağnı görmüşlüğüm vardır gittiğim gezdiğim köylerde… Ama artık iki binli yıllarda, adım Elif diye, hele de milletin günümüzdeki kağnısını hiç yedemem, yani güdemem, yani önüm ya da arkam sıra ne taşırım ne iterim.

Günümüzün kağnısı diye isimlendirdiğim şey süpermarketlerin alışveriş arabalarından başka bir şey değil.

Efendim, gıcık olduğum çok şey var da, en gıcık olduğum iki şey var. Market siniri bunlar. Orada yaşanır. Biri, bu marketlerde, kasadaki ödeme işi bittikten sonra, kendi alışveriş arabalarını arkalarında, dolayısıyla bir sonraki müşterinin önünde bırakan tiplemeler. Bu tipler, satın aldığı şeyleri market arabasından birer birer kasaya koyup geçirtir, sonra poşetler, sonra da yükünü eline alıp arkasına dönmeden çıkar gider.

“Hemşehrim, önümde bıraktığın koca kağnın ne olacak? Sen çekmeyeceksin de ben mi yedeceğim onu? Otlağına mı geç kaldın? Geri dön, al şunu!” diyesim çok olsa da, elbette böyle bir konuşma kafamın üzerindeki konuşma baloncuğunda yer alabildi çoğu kez.

Bir, iki, üç, hep de böyle gidecek değildi tabii! Yedemem kimsenin kağnısını ben. O yüzden, arabasını bıraktığını anladığım kişiye ve durduğu mesafeye göre iki taktik uygulamaya başladım.

1) Bazıları arkasına bakmadan yürüyerek gitme eğiliminde oluyor. Mesafem oldukça kısa. O yüzden “pardon arabanızı unuttunuz” diyerek arabayı işaret ediyorum. Onlar da “ha pardon” deyip alıyorlar. Yemişim o pardonu ya, neyse.

2) Hızlı Gonzales gibi bana açık ara fark atıp, çıkış kapısının önünde yakaladıklarım var. Onlara doğru, önümdeki arabayı itiveriyorum. Dümdüz, hafif hızlı ve hedef odaklı. Vıjjjj diye….

Bir de, gayet sıcak ve samimi, “arabanızı unuttunuz beyefendi /hanımefendi” demeyi de unutmuyorum. Yok, kibarlığımdan da taviz vermem hani.

Belki benim davranışım bir ders olur, başkasından aynı tepkiyi almamak için kendilerine çeki düzen verirler bu örnek tipler.

***

Marketlerde sinirlendiğim bir başka olayı daha yazmadan önce, konuyla ilgili ilk düşüncelerimi belirtmem lazım.

Bizim büyük süpermarketlerimizin İngiltere’deki benzerlerinde de epey zaman geçirdik tabii. Orada da sinirlenecek bir şeyler bulmuşum öğrencilik yıllarımda. O da kasiyerlerin yavaşlığı.

Öğrenciyim, koşturuyorum, yerimde duramıyorum, tamam biraz da telâşe memurluğum var. Beklemeye tahammülüm yok. Kasiyerdeki bayan senin önündeki müşteriye bakıyor. Yavaş yavaş ve tek tek geçiriyor okutucudan ürünleri. Buraya kadar sorun yok. Müşteri de poşetlemeye başlıyor aldıklarını. O müşteri işini finale götürürken, kasiyer sakin sakin bekliyor. Bana gülümsüyor ama kolunu kıpırdatmıyor. Neden benim aldıklarımı geçirmediğine şaşırıyorum ve sinirlenmeye başlıyorum. Çünkü alışmamışım öyle beklemeye. İçimden “bu ne yavaşlık yahu, bizimkiler olsa dördüncü müşteriye geçmişti bile” diye düşünüyorum.

Evlenip, İngiltere’ye tekrar geri döndüğümde, bu kez de eşimle beraber bu marketlere gitmeye başlıyoruz. Gayet eğlenceli alışveriş kısmı, kasaya gelince, benim oflayıp puflamalarımla darbe alıyor. Sam soruyor:

- Ne oldu?
- Ayy aman ya. Milletçe çok yavaşsınız yahu. Ne diye seri olmuyorsunuz ki? Valla Türkiye’deki kasiyerler vızır vızır. Aynı anda kaç kişinin işini bitirmişlerdi.
- Burada kurallara aykırı ama.
- Ne kuralı?
- Kasiyer, ne baktığı müşteriyi acele ettirmeli, ne de arkasından gelen müşterinin ürünlerini geçirerek karışıklığa sebebiyet vermeli. Saygısızlık olur.
- He, bekleyecem mi ben böyle sabah ezanına kadar?

He bekleyecekmişim.

Amma ve lakin, bu davranışın ne kadar doğru olduğunu, anne olunca, artık evine, yuvana tepeleme alışveriş yaptığın günler gelince, daha doğrusu yeterli olgunluğa erişip başındaki kavak yelleri bir bir durulunca anlıyormuşsun daha iyi.

Gelmişim ülkeme. Yerleşmişim. Yeni doğmuş bebemi koymuşum pusetine alışverişe gitmişim. Geçmişim kasadan. Bir yandan puseti itiyorum, bir yandan paketlemeye çalışıyorum. Ödememi yapmışım. Bizim kasiyer, arkamdaki müşterinin ürünlerini geçirmeye başlamış bile. Geçirdiklerini benimkilerin yan tarafına doğru kaydırmaya başlıyor. Ben de ha babam poşetlemeye çalışıyorum ki Arap atı yanımda ne kalmış.

Yahu kardeşim hele dur. Bir ben gideyim. Beni neden acele ettiriyorsun? Hangisi benim hangisi onun kafamı neden karıştırıyorsun? Bekle bir eşyalarımı kağnıma yükleyeyim. Bir gideyim. Ama yok. Arkadaki acele ediyor. Seni beklemeye sabrı yok. Kasiyer de tez canlı, onu bekletmek istemiyor.

Yetti gari. Artık, her kasaya gelişimde, “Ben işimi bitirmeden arkadaki müşteriye başlama tatlım” diyorum. “Bunun eğitimini almış olmanız lazım? Strese sokmayın müşterinizi.”

Böyle böyle alıştıracağız zahir.

Konuşun. Konuşmaktan, tepkinizi kibarca vermekten korkmayın. Ne daha fazla strese girin ne de başkalarının kağnılarını yedin.  

Yayın tarihi: 11.06.2014
PAYLAŞIM
  Yorum yazabilmek için lütfen üye girişi yapın
OKUYUCU YORUMLARI
Bu yazar yazısına henüz yorum yapılmadı.