Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.
Hurriyet.com.tr Hürriyet Aile
 

KARİYERİMLE OYNAMA OĞLUM

 YAZARI TAKİP ET X
Elif Ebru Wibrew’in YENİ YAZILARI yayınlandıkça e-posta yoluyla haberdar olmak ister misiniz?

 
 

PAYLAŞIM
  • PAYLAŞ
  • PAYLAŞ
    Adınız *
    Alıcı E-Posta Adresi *
    Mesajınız

- Anne ya! Başımı ağrıtıyorsun böyle bağırarak.

- Nedenmiş o? Güzel güzel şarkı söylüyorum işte.

- Ama çok bağırıyorsun. Hem sesin de çok kötü…

- Bana bak evlat, benim sesim çok güzel bir kere! Bu annen var ya bu annen, öğrenciyken hep sahnelerdeydi biliyor musun sen?

Aaaahh, şöyle doya doya şarkı söyletmiyor bu çocuk bana. Beni sadece anne olarak görmek istiyor. Yemeğini yapayım, okuluna götüreyim, banyosunu yaptırayım, canı acıyınca “uff olmuş geçecek” diyeyim… Tamam, onları da yapıyoruz da, bir de anne hakları var oğlum? Bırak stresimi atayım. Yorulmuşum, didinmişim, aklıma şurada bir iki yeni bir şeyler gelmiş. Beste yapıyoruz. İki de bir kesip durursan nasıl şarkıya dönüşecek o? Yok ama, Nuh diyor peygamber demiyor benimki. Bütün kapıları şak şak kapatıyor ki başını ağrıtmayayım. Mini bir odada, kedi yavrusu gibi bırakıyor beni. Bu odada ancak ninni söylerim ben. Oysa ben hit parçalar peşindeyim. Hem biraz eko yapması lazım ki sesin şaha kalkayım.

***    

Lise son sınıftaydım. Anneannemlerde yemek yedikten sonra rehavet çökmüş olmalıydı. Uyuyakalmışım. Kalktığımda dilime bir melodi vurduğunu anladım. Yerimde sallana sallana deli gibi “lalalalala” diyorken, birden bu melodiye uygun sözler de çıkmaya başladı. Bir yandan, ‘bir yerden mi duydum bu ezgiyi’ diye düşünmeden de edemiyordum. GEMİLERRRR diye bağıra bağıra ve aynı anda güfteyi de bitirerek ilk bestemi yaptığımı fark ediverdim.

Birkaç ay sonra üniversiteye başladığımda kendimce müzik hayatımın en bereketli dönemini yaşayacak, o ve sonraki yıl içinde epey bir beste yapacaktım. Bu şarkılarımı arkadaş çevremle paylaşıyordum. Neresi müsaitse orada mini bir konser verdiriyorlardı bana.

O yaz, kendisi de bir Yakakentli ve Ankara Devlet Opera ve Balesi’nin başarılı tenorlarından sevgili ERDAL ŞEN, her yıl temmuz ayında kutlanan Yakakent Deniz Oyunları Festivali'nde konser vermek için gelmiş ve evimizin karşısındaki otelde, orkestrası ile birlikte prova yapmak için kapıdan içeri girmişti. Babamla denize nazır gazozlarımızı içiyorduk onu gördüğümüzde. Babam, onun yanına gidip sohbet etmeye başladı. Sonra da ben gittim.

“Bizim kız da beste yapıyor Erdal” dedi ona babam. “Hadi göster kızım marifetini” diyecek diye ödüm koparken, Erdal Ağabey, “ne güzel” dedi. “Bir dinleyelim seni, eğer istersen benimle birlikte sahneye çıkarsın yarın akşam.”

Amanın…. Sahne deyince akan sular duruverdi. Ben başladım şakımaya. Ertesi gün, onunla birlikte sahne alıp kendi şarkılarımı onun gitarının eşliğinde söylerken, artık arkeolog falan değil düpedüz sahnelerde olmak istiyordum. Bu ne güzel bir dünyaydı.

Opera binası DTCF’nin yürüme mesafesindeydi. Ve ben, ertesi yıl, kimi zaman uykumda, kimi zaman da olup olmadık yerlerde dilime dolanan bestelerimi koşar adım Ankara Devlet Opera ve Balesi’nin kulislerine taşıdım. Notaya dökemediğim bu parçaları, zamanı oldukça piyanosu ile bana eşlik eden Erdal Ağabey’e dinletip yorumlarını alırdım. Sayesinde sahne hayallerime su serpiyordum. 

igor

Atmosferini de, Prens Igor ile ilk tanışmasını yaptığım opera dünyasını çok sevmeme rağmen, orası sadece ara sıra çalışma yapmaya gittiğim yerdi. O sahnede asla, taptığım Puccini operalarından aryalar söyleyemeyeceğime göre, söyleyebileceklerimin performansı için başka sahnelere ayak atmam lazımdı. 

***

Fakültedeki müzik hocamız Mikail Sözbilir, bir ders sonrası “Elif” dedi. “Okulda müzik grupları var. Onlardan biriyle tanıştırayım seni. Sesine yazık etme” dediğinde yüreğim öyle bir zıpladı ki. “Mesela Grup Kertenkele var. Kurucusu Can. İtalyan Dili ve Edebiyatı'nda okuyor. Haftaya ben tanıştırırım seni ama daha önce istersen git, bölümde bul onu. Benim gönderdiğimi söyle. Bir dinlesin seni.”

Beş katı uçarak indiğimi hatırlıyorum. Bir hafta falan bekleyemezdim. Diller binasına gidip İtalyan Filolojisi'ni buldum. Ama sınıfta Can’ı bulamadım. “Kantindedir” dedi biri. Bizim DTCF’nin kantininde birisini bulmanın imkânı var mıydı? O kadar kalabalık. O kadar mozaik. Ama gel onu bana anlat.

Kadere inanmak lazım. Kantinde, önüme gelen ilk kıza Can diye bir gitaristi tanıyıp tanımadığını sordum. Kız, “şu masada işte. Renkli kazağı olan. Ben de onun grubundanım zaten” diye cevapladı beni. Şansın bu kadarı filmlerde olurdu. Beni, siyah saçlı, minik burunlu, güler yüzlü Can’ın yanına götürdü. İşte o kız, Fulya, piyanosu ile Berkant, ben ve gitarı adeta konuşturan yeteneği ile Can, birkaç gün sonra adı GRUP BİLMECE olarak değişecek yeni grupta beraber çalışmalara başlayacak, önümüzdeki şarkı yarışmaları için ya Berkant ya da Can’larda hummalı şekilde çalışacaktık.

bilmece

Son girdiğimiz yarışmanın beş kategorisinden üçünün ödülünü biz aldığımızda artık sahnelerden inmek istemiyordum. Burası benim evimdi. Lakin başımızdaki kavak yelleriydi. Yılların insanları başka fikirlere, başka yönlere sürükleyeceğini en azından ben bilmiyordum. Sahnelerde fırtına gibi eserek yerli ABBA olacaktık kim bilirdi?

ödül

Mezuniyetler, içsel hesaplaşmalar, dönemsel dalgalanmalar, sınavlar, kariyer hedefleri gibisinden bir sürü alt üst, derin sığ nedenlerden dolayı bir bilmece bırakarak bitti grup yıllar içinde. Ankara’daki sahnelerden birer birer kopuverecektik sırayla.

Londra’daki ilk yılarımda, konuk olarak sahnelerde boy göstermişliğim, bir iki gruba şarkı sözü yazmışlığım olmasına rağmen, Can’ın gitarının verdiği hazzı, ahengi ve heyecanı hiçbir gitar vermedi bana. Ben de yavaş yavaş ABBA hayalimden kayıverdim. Müziğe “Ve Perde” dedim.

Aradan yıllar geçti. Teknoloji sayesinde bu eski grup üyeleri birbirimiz buluverdik. Aramızda bir tek Fulya aktif olarak müzikte kalmış, Berkant Fransa, Can ise Japonya’da -müzisyen kimliklerini hobi tutarak- iş adamlığına soyunmuşlardı. Ama bir şeyi daha başarmıştı Can. Yeteneğini oğluna pas etmeyi. Dünya tatlısı oğlu Kaya, babasının boyunu aşan gitarıyla okulunda gösteriye bile çıkmıştı.

Berkan’ın oğlu daha küçük. Eminim o da çok geçmeden burnuyla bile piyano çalar duruma gelecek.

Çaldığım bir alet yok ama ben de ite kaka oğluma “hadi oğlum, şarkı söylesene, belki sesin bana benziyordur” desem de yaygarayı basıyor. Ben önüme gelen her yükseltiye sahneye benziyor diye kendimi atsam da, o göz önünde olmaktan hoşlanmadığını söylüyor. Babası kılıklı.

“Madem söylemiyorsun bırak validen söylesin evladım” desem durum işte ortada:

“Sesin kötü, başımı ağrıtıyorsun”

“Oğlum bak, ben koskoca Erdal Şen ile sahneye çıktım. Hem bir de Can’a sor nasılmış benim sesim?” diyesim var.

Acayip sahnem geldi. İlle de boy göstereceğim.

Ey bir zamanlar şarkılarımı dinleyen müzisyenler, seyirciler, dostlar… Bir iki kelam, uzaktan selam edin oğluma.

Densizlik edip kariyerimle oynamasın…

Yayın tarihi: 14.05.2014
PAYLAŞIM
  Yorum yazabilmek için lütfen üye girişi yapın
OKUYUCU YORUMLARI
Bu yazar yazısına henüz yorum yapılmadı.