Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.
Hurriyet.com.tr Hürriyet Aile

EMANET PET

 YAZARI TAKİP ET X
Elif Ebru Wibrew’in YENİ YAZILARI yayınlandıkça e-posta yoluyla haberdar olmak ister misiniz?

 
 

PAYLAŞIM
  • PAYLAŞ
  • PAYLAŞ
    Adınız *
    Alıcı E-Posta Adresi *
    Mesajınız

Benim hiçbir evcil hayvanım olmadığını söylemiştim daha önce. İşte bir kaplumbağa yavrusu bulmuştum onu da doğaya bıraktırmıştı ya babam, zaten ondan sonra da tekrardan bir tutturmam olmadı. Bu nedenledir ki, bir pet ile aranda nasıl bağ kurulur, onunla zaman geçirdikten sonra onsuz olamamak nedir, kedin ya da köpeğin kaçar ya da hayatını kaybederse ardından nasıl bir dost acısı yaşanır bilmedim. Elbette benim olmayan bir küçük hayvanın bile hayatını kaybedişini görsem veya bilsem üzülürüm. Bilemediğim, insan olarak üzülmüşlüğün dışında, onu bağrına basmış biri olarak üzülmüşlüğünün farkıdır.

Bizim kuşak çocukları heyecanla cumartesi gündüz filmlerini ya da dizilerini beklerdi. Bu çocuk film ya da dizileri ekseri aile temalıydı ya da hayvanlarla dostluğu konu alırdı. İyi Dost BEN- ki Ben ayının ismiydi- Lassie dizileri örneğin. Elizabeth Taylor’un atı ile dostluğunu konu alan filmi PAI. Başroldeki çocuklar evde besledikleri ya da çiftliklerindeki hayvanlarına çok düşkün olurlar, onlar için her şeyi yaparlardı. Nasıl yas tutarlardı eğer onlar kaybolmuş ya da hakkın rahmetine kavuşmuşlarsa. Odalarından çıkmaz ya da yemek yemeyi reddedelerdi falan filan.

İşte öyle kalmış aklımda o filmler. Çok seversin çok acı çekersin.

***
Yaşım yirmiyi bulup Londra’nın yollarında koşmaya karar verince, oraya gidip bir İngiliz ailenin yanına yerleşince, sanki ben de film stüdyolarından birine girivermiştim.

Evin dokuz yaşındaki oğlu David’in iki Japon balığı, bir muhabbet kuşu, bir de hayatımda ilk defa gördüğüm bir hayvanı vardı bakmakla yükümlü olduğu. “Oy” dedim, “ kim evinde fare besler? Eyvah! Ben burada fazla yaşayamam” derken, o yaratığın fare değil hatta faregillerden bile olmayan hamster denilen bir varlık olduğunu öğrendim. Adı değişik, fare ailesi de değil ama görünüm fare. O zaman o bir fare bana ne? Allah biliyor hiç de sempatiyle bakmadım beyaz suratına.

hamster

Benim bu aileyle geçirdiğim üçüncü aydı. Daha önceden ayarladıkları üzere, bu çok sevdiğim aile Bodrum’a tatile gitmek için hazırlanmaya başladı. “Şunu göreceksiniz, böyle eğleneceksiniz, şunu alın, bunu tadın” diye ülkemin ilk reklamlarını yapmaya başlamıştım ki David yanıma geldi. “Elif, biz yokken petlerime yemlerini verir misin?” diye sordu. Verirdim vermesine de fareninki içeri konulacak nasıl halledeceğim? Öbürlerinde problem yok. Balığınki havadan atılacak, kuşunki yandan verilecek. Kaçırma uçurma problemi yok. Ama ya o beyaz suratlı turuncu çizgili fare? Kafesinin kapısını açmam lazım gelecek. Bir çare bulurum nasılsa diyerek olur verdim tabii.

Gittiler. Sorumluluğumun bilincinde, Emir Eri Ramazan kimliğime bürünüp, sabah okuluma gitmeden hemen önce balıkların yemlerini havadan fırlattım, kuşun yemini ve suyunu tazeledim. Fareninkini de tarlaya ekin serper gibi savurdum parmaklıkların arasından. Yediğinden emin oldum hep. Görevini layıkıyla yapan tipik bir Türk ana adayı olarak semirtip durdum hayvanları.

On gün geçti. Asayiş berkemal vaziyette günlük rutinim devam etti. David ve ailesinin gelmesine dört gün kalmıştı.

O gün okuldan döndüm. Bir kahve yapmak için mutfağa geçtim. Yolumun üstündeki emanetlere baktım. Kuş oradan oraya sekip duruyordu, güzel… Balıklar da alık alık dolaşıp duruyorlardı, o da güzel. Hemen akvaryumun karşısındaki hamsterin kafesine baktım. Anam o da ne? Bizim beyaz surat, kafasını kafesin parmaklıklarının arasına geçirmiş. Ağzı açık. Bildiğin mevta.

Ayyy… Onu ölü evinden çıkarmak falan değildi düşündüğüm ve korkum. David’in vereceği tepkiydi. Eyvahlar olsun. Bu çocuk, bana göre fare, biyolojiye göre hamster olan petine bakamamakla suçlayacaktı şimdi beni. Nasıl ispat ederdim düzenli baktığımı? Ama önemli olan İkinci olaydı. David büyük olasılıkla kendini, o gördüğüm filmlerdeki gibi, yerden yere atacak, iç dünyasına çekilecek, belki bir iki gün yemek yemeyecekti. Annesi bu durumda çok üzülecek ve top yine benim elimde patlayacaktı. “Neden bakamadın şu zavallı fareye de oğlum sütten kesildi” diyecekti.

Bununla birlikte öyle kişilikli, öyle kendini bilen, öyle kaliteli bir insandı ki Liz, emindim öyle sözler söylemezdi ama içinden geçirir düşüncesi bile beni üzüyordu.

***
Hayvan gitmişti. Elden bir şey gelmeyecekti ama en azından dostunun emin ellerden sonsuzluğa uğurlandığını garanti etmeliydim küçük David’e. Filmlerdeki gibi…

Önce mutfak kapısından bahçeye çıktım. Bahçe kocaman, git git bitmiyor. Bir yandan da uygun bir alan arıyorum. Bahçenin diğer komşununkiyle birleştiği tuğla duvarın sağındaki elma ağacının altını uygun buldum. Bahçenin diğer köşesindeki alet kulübesinin içinde bir keser ve bir kürek buldum. Tekrar elma ağacının altına dönüp mezar kazmaya başladım. Zaten arkeologlara da mezar kazıcısı derlerdi. Aha işte mesleğimi icra ediyordum.

Efendim kazdım şöyle otuza otuz bir çukur. Derinlik de yaklaşık yirmi santim. Eve dönüp, banyodaki ecza dolabından pamuk paketini aldım. Bir de hiç kullanılmamış bir mutfak bezi. Önce gözümü kapayarak ve korku dolu mevtayı mutfak bezinin içine koyup sardım. Rahmetliyi ve pamukları alarak mezar başına gittim. Mezarın içini pamuklarla doldurdum. Kefenine sardığım hayvancağızı pamuk yığınına bırakıp üzerini kapadım. Ellerimi açtım sonra. Üç Kulhuvallah bir Elham okudum. Ayrıca, bir “ baba, oğul kutsal, ruh” diye haç işareti de çizdim havadan göğsüme. Din kardeşliği ile gömüp beyaz suratı olasılıkla cennete yolladım.

Yusuf yusuf atarak onların dönmesini beklemeye başladım. Geçmedi bu dört gün. Oflamaktan puflamaktan sinirsel olarak damarlarım atmaya başladı zonk zonk. Yemeden içmeden kesilirim zannettim ama yok. Sinirden daha da yemeye başladım. Of ki ne of, bu çocuk hayata küserse ne yapardım ben?

Beklenen gün geldi çattı. Köşeme sinmiş kapıyı bekliyordum. Ve zil çaldı. Titreyen ellerle kapıyı açtım. Kapıda sadece Liz vardı. Diğerleri henüz taksinin yanında valizlerin inmesini bekliyorlardı. “Liz” dedim gelir gelmez. “Sana bir şey diyeceğim. Çok kötü bir şey oldu. David’in hamsteri öldü.”

“Aman iyi iyi. Hiç sevmiyordum zaten” demez mi Liz?

“Ya David? Şimdi çok üzülecek ama onu çok özel bir şekilde gömdüm içi rahat etsin diye.”

Kadın bir kahkaha attı ki ben ne olduğumu şaşırdım. Ama içimde hafif bir rahatlama.

“Merak etme sen.  Zaten bir hevesle aldı ama sonra yüzüne bile bakmadı”

Biraz sonra David içeri girdi. Liz, “David, maalesef hamster ölmüş birkaç gün önce” dedi. Ben de bu sıra atılıp, ‘ona ne güzel mezar yaptıım’ diyecektim ki, çocuk “Ok” dedi ve salonlarına geçerek televizyonun başına gitti.

Ne OK’i ulen? Dört gündür stresten hem manevi hem fiziki şişmişim. Çapa sallamaktan ellerim nasır tutmuş. Ölü gömmüşüm. Bir teşekkür yok mu? OK de ne?

Aman yok. Kalsın teşekkürü. Kalsın bende stres kiloları ne olacak? Çocuk hayata küsmedi, suçlanmadım ya ben ona bakarım.

Allah mekânını cennet etsin ey beyaz surat da, olur da yeniden bir yerlerde ruhun yeniden hamster olarak canlandıysa ve o ruhu da henüz teslim etmediysen, öyle ev sahiplerinin olmadığı bir zaman göçüp gitme bu dünyadan. Emanet edildiğin insanları zora sokma.

Neyse ölünün arkasından fazla konuşulmaz, ancak dua edilir.

Ruhuna el Fatiha…

Yayın tarihi: 02.07.2014
PAYLAŞIM
  Yorum yazabilmek için lütfen üye girişi yapın
OKUYUCU YORUMLARI
Bu yazar yazısına henüz yorum yapılmadı.