Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.
Hurriyet.com.tr Hürriyet Aile
 

ELİF ANA GÜNLÜK & ORGANİK ÇOK SEBZELİ BEBEK ÇORBALARI…

 YAZARI TAKİP ET X
Elif Ebru Wibrew’in YENİ YAZILARI yayınlandıkça e-posta yoluyla haberdar olmak ister misiniz?

 
 

PAYLAŞIM
  • PAYLAŞ
  • PAYLAŞ
    Adınız *
    Alıcı E-Posta Adresi *
    Mesajınız

Bilmezdim… Bir gün gelip, benim de annem gibi, otlayan ve ot yiyen büyük ve küçükbaşlar misali yeşilliğe bu kadar düşkün olacağımı… Çocuğumu da bu yeşilliklere boğmaya çalışacağımı…

Ben hamurcuyumdur aslında. Etçil de değil otçul da. Makarna, pilav, mantı, börek… Yani karbonhidrata aşığım. Saptığım zamanlar olsa da rejime girdiğim dönemlerde, kürkçü dükkanının güzelliğindendir, bir perde arkasında veya tezgah altında, rejim yaptığımı bilen arkadaşlarımdan gizli gizli sokuştururum böreğimi çöreğimi. Bağımlıyım…

Biz küçükken evimizde çok pişerdi ot. Zıbıdık kavurması, fasulye kavurması, ıspanak kavurması, dible. Kim yerdi peki? Hiç kimse. Sadece annem. “Ne anlıyor bunlardan? Nasıl da afiyetle yiyor ya. Başka yemek pişirmeyi niye bilmiyor ki? Yeşilden nefret ediyorum offf. Hele de maydanoz… Nasıl yenir boğaza takılmadan o meret?” diye düşünmeden edemezdim.

Karadeniz’in otlarından başka otlarla tanışmam, Ege taraflarında kazı çalışmalarıma rastlar. Bütün gün güneşin alında çalış çabala, Kaz Dağları’nın oksijeniyle acıkınca, önüne ne gelirse yalayıp yutmayı öğrenme dönemime yani. Deniz börülcesini, kara börülcesini, kabak çiçeği dolmasını, turp otunu, rokayı ilk bu kıyılarda öğrendim. Ve evet, otları sevmeye ilk burada başlıyorum.

Bundan on yıl önce de, yine bir gezimiz sırasında “şevket-i bostanla” tanışıyorum. Tadı beynimde öyle bir yer ediyor ki, oğlum doğmadan önce tanışsaydım bu otun mezesiyle, hiç koşulsuz onun ismini Thomas Nejat yerine “Şevket” koyardım diyorum. Yaprak Dökümü’nün Şevket’ine aman benzemesin akıbeti der, “Allah onu Ferhunde’lerden uzak tutsun” düsturuyla bu adı verirdim yine de.

Ben, organik pazarlarda bulunabilecek bu lezzetli otları, oğlum eksik kalmasın, anası gibi onlara geç ulaşmasın ve bebekten alışsın tatlarına diye, ek gıdaya geçer geçmez onun diyetine ekliyorum. Hayatımızda çok sebzelilik makamı işte böyle başlıyor.

Mercimek çorbası: Patates ve havuçlu… ile başlıyor yolculuk.
Mercimek çorbası : Kereviz, karnabahar, brokoli, enginar, kabak türleri ekleniyor.
Mercimek çorbası: Kara lahana, pazı, ıspanak, ısırgan, karahindiba diye de çeşitleniyor.

Öyle ki çocuk fotosentez yapacak kıvama geliyor artık.

Sebzeli somonlu çorba, sebzeli yayla çorbası, sebzeli tarhana çorbası olarak nihayet çeşitliyorum menüyü. Kendimi reklamlara çıkmış çorba kraliçesi gibi görüyorum zaten. Lezzetlerimle ün yapmak istiyorum. “ Elif Ana Günlük & Organik Çok sebzeli Bebek Çorbaları…”

Arkadaşım ve adaşım Elif’in “tatları ayırt ettirmen lazım çocuğa, yani bir gün kabak çorbası yap, bir gün ıspanak örneğin. Çocuk o sebzenin tadına alışsın” şeklindeki mantığa ve ilme uygun sözlerini onaylasam da, “ne ka sebze o ka günlük vitamin” özlü sözünü türetip inanmışım bile. Söz dinlemiyorum.

Bizim oğlan iki yaşına kadar konuşmadı pek. “Bababababa” ve “dedede” kelimeleri her bebekte ortak payda olduğundan sayılmaz, ilk kelimesi “gol” oldu yavrucağın. Azıcık dilinin pelesengi çözülüp, bir cümle yapacak duruma gelince de ne dedi beğenirsiniz?

“Anna çooba isteminiyom”

Türkçesi, “anne çorba istemiyorum” olan bu sözle çorbaya veda ediyor oğlan. Bir daha da ağzına süremiyorum. “Bak bu değişik, bak bu beyaz, bak bu şehriyeli çorba” desem de, ıhhhh, nasıl bıktırdıysam çocuğu, öyle ceremesini çekiyorum günümüze kadar.

Lakin ben anneyim. Ve her anne gibi kaşifim. Yeni bir çare ile klasik veya her daim bir yenisini bulduğum değişik sebzelerimi, bir şekilde diyetine dahil ediyorum prensimin. Koca hamburger köfteleri yapıyorum örneğin. Çekilmiş her türlü mevsim sebzesini karıştırıyorum bu köftelere. İyice yoğuruyorum. Hamburger ekmeğinin arasında köfteyi, köftenin altına ve üstüne de kaşarı koyarak servisini yapıyorum. Yanında da fırında pişirilmiş patates dilimleri…

O da benimle, aynı ama formları farklı otları yiyor işte böylece. Bu sefer dürüstüm de. “İçinde sebze var” diyorum.

***

Geçen yıl yeni bir ot giriyor hayatıma. Adı cibes. Zeytinyağlı limonlu meze halini yiyorum ilk. Bayılıyorum. Cibese aşermeye başlıyorum bebeksiz. Oturup internetin başına, arayıp tarıyorum. Nasıldır, nerede yetişir, İstanbul’da da bulup kendim yapabilir miyim diye. Değişik bilgiler çıkıyor karşıma. Bir yerde yaban lahanası, bir yerde karnabaharın dış yaprakları olarak tanıtılmış bu ot. Olur mu olur. Yine buradan araştırıp, karnabahar yapraklarının yenilebilirliğini araştırıyorum. Yenilirmiş hem de çok yararlıymış.

Ertesi günlerden bir gün, önüme gelen ilk pazara dalıyorum. Karnabahar yapraklarını ayıran bir amcaya yanaşıp mümkünse biraz almak istediğimi söylüyorum. İstediğim kadar alabileceğimi söylüyor amcam. Yoksa atılacakmış zaten. Poşete doldurduğum yaprakları eve gidip hevesle yıkadıktan ve haşlayıp soğuttuktan sonra, zeytinyağı sarımsak ve limon terbiyesine yatırıyorum. Vallahi benim için nefis bir sonuç oluyor. Tam ilk yediğim cibes tadını almasam da, oldukça yakınında olduğumu hissediyorum. Ve evet, oğlumun köftelerinin içindeki sebze kardeşliğine onu da katıyorum.

Artık her pazara gidişimde bir torba da bu yapraktan alıyorum. Beni gören diğer müşteriler de merak ediyor. Anlatıyorum, tarif veriyorum. Onlar da alıyorlar denemek için. Çöpe giden bu yapraklar, benim tanıtımım sayesinde helak olmadan evlere girmeye başlıyor en azından benim çevremde. Belki başka diyar mutfaklarında zaten pişiyordur ama bu tarafta tanıtım ve tarif benimdir arkadaş telifimi isterim.

Birkaç pazar beni tanıyor artık. “Ayırdık senin için abla” diyorlar. Yeni pazarlarda ise, hemen hemen aynı soru ile karşılaşıyorum. Cevabım da aynı oluyor bu her yeni noktada:

“Alabilir miyim şu kestiğin yaprakları kardeş?”

“Al ablam al. İstediğin kadar? İstersen hepsini al. Tavuklara mı verecen?”

“Bıkkk bık bık bık bıbık…”

Onlar benim halime bakıp şaşırıyor, sonra da “o tavuk benim” dediğimi anlıyorlar…

Ben teşekkür edip giderken, oğlumun köftesine bu akşam da girecek yeni vitaminleri düşünerek, serbest yemleyen tavuklar gibi yürüyorum evime.

Git git gidek evimize…

Gıt gıt gıdaaakkk aşımıza….

Yayın tarihi: 04.12.2013
PAYLAŞIM
  Yorum yazabilmek için lütfen üye girişi yapın
OKUYUCU YORUMLARI
Bu yazar yazısına henüz yorum yapılmadı.