Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.
Hurriyet.com.tr Hürriyet Aile

CAMGÖZ

 YAZARI TAKİP ET X
Elif Ebru Wibrew’in YENİ YAZILARI yayınlandıkça e-posta yoluyla haberdar olmak ister misiniz?

 
 

PAYLAŞIM
  • PAYLAŞ
  • PAYLAŞ
    Adınız *
    Alıcı E-Posta Adresi *
    Mesajınız

İlkokuldaydım. Hep gördüğüm kemik olanların yerine metal çerçeveli gözlükler çıkıverdi piyasaya. Okuldaki göz kontrolü sonrası, görüşü net olmayan ya da gözleri ağrıyan kişiler, ertesi haftalarda gözlüklü olarak aramızdaki yerlerini aldılar. Üst sınıflardan bir kızın takmış olduğu gümüş renk metal çerçeveli gözlük anında içime yer ediyor… Kız arkadaşlarıyla konuşurken kulak kabartıyorum. “Dinlendirici benim gözlüklerim, numaralı değil” diyor.

“Gözlüklü Cafer” ve “Dört göz” zamanın gözlüklülerle dalga geçmek için kullanılan iki ana lakabı olmasına, bir gözlüğüm olursa muhtemelen öyle çağrılacağıma dahi aldırmaksızın hemen karar veriyorum: Benim de gözlerim bozulacak ya da iyice yorulacak ve benim de böyle bir dinlendiricim olacak. Gümüş renkli, metal…

Ciddi ciddi televizyonu elli santimetre öteden izlemeye başlıyorum evde kimse yokken. Bize, gözün öyle bozulacağı söylenmiş. Gözlerin sulanırmış ya da ağrırmış.

Hem sıra hem de mahalle arkadaşım Derya da benim gibi gözlük meraklısı. O da istiyor metal çerçeveli. İkizimiz de ailelerimizi ikna etmeye çalışacağız. Derya devamlı açıp kaparsam gözlerimin yaşlanacağını söylüyor. Belki inandırırmışız.

Dersimi ezberliyorum. Birkaç gün sonra, akşam, gözlerimi elli iki kere açıp kapattıktan ve yaşlandırdıktan sonra, üzgün surat ifademi takarak babamın yanına gidiyorum.

“Baba, gözlerim ağrıyor. Bir doktora gitmem lazım.”

“Çok kitap okuyorsun ondandır. Dinlendirirsen bir şeyciğin kalmaz.”

“Ama batışıyor, sulanıyor baksana.”

“Toz kaçmıştır git bir yıka yüzünü.”

Ne yaptım ne ettiysem kimse beni derdime derman olacak yere götürmüyor.

Kader bu, hiçbir şey gözlerimi bozamıyor ya, "O zaman ben kaderin oyununu bozarım" diyorum.

Okul sonrası, deniz kenarında buluşup bir yandan peynirli ekmeğimizi kemirirken bir yandan da denize taş atıyoruz yine Derya’yla.

“Annemler bu hafta sonu Samsun’a gidiyorlar. Belki doktora gidermişiz” diyor Derya.

Anammm…

“Annemler götürmüyor beni. Ama belki sizle beni de gönderirler”

“Ne güzel olur. Bakmışsın ikimizin de gözlükleri olur. İzin verirler mi annenler acaba?”

“Orasını bana bırak” diyorum.

Kaderin oyununu bozma vakti. Hemen eve dönüp çocuk aklımı kullanıyorum. Çocuk aklımla, okul defterimden bir sayfa yırtıyorum dikkatlice. Sonra bu yaprağı da ikiye bölerek iki adet pusula kağıdı elde ediyorum. İki ayrı not hazırlıyorum. Biri babama, biri Derya’nın babası Engin Amca’ya…

“Engin’ciğim,

Duydum ki siz bu hafta sonu Samsun’a göz doktoruna gidecekmişsiniz. Derya’nın gözleri bozukmuş. Elif’in de bozuk bence. Sana zahmet onu sizinle göndersem, doktora gösterir misin?

Selamlar, Erol

 

“Erol’cuğum,

Biz bu hafta sonu Samsun’a gidiyoruz. Derya’nın gözleri ağrıyor. Doktora gideceğiz. Ben fark ettim, Elif’in gözlerinde de bir bozukluk var. Devamlı sulanıyor. İstersen o da bizle gelsin bizim doktora gösterelim.

Selamlar, Engin


Derya’nın yanına tekrar dönüp yazdığım notu babasına vermesini söylüyorum. Ben de benimkini babama vereceğim. İkisi de evet diyecek ve bu evetleri birbirlerine değil, kızlarına söyleyecekleri için foyamız ortaya çıkmayacak. Öyle umutluyum…

Tabii ben sanki metropolde yaşıyorum arkadaş. Herkesin birbirini tanıyıp aynı gün içerisinde dört beş kere görebildiği yerde değilim. Engin’le Erol, hiç olmazsa iki kere yolda birbirine toslayıp bu not işini ve gözlük davasını konuşmaz mı? Hadi onu geçtim, benim kargacık burgacık yazımdan bunun bir sabi elinden çıktığı anlaşılmaz mı? Lakin umut öyle bir şey ki madalyonun hep ön yüzünde gözlerim…

Olmuyor. İki taraf da benim bu dahice planıma inanmıyor işte. “Nereden aklına geldi böyle bir şey” deyip, karınlarını tuta tuta gülüyorlar üstelik.

******

Ortaokul ve lise… Yok, tık yok. Gözler cam gibi… Ben hala bu camgözlerin önünde başka bir cam istiyorum. Dinlendirici olanlarından. Çerçeve merakım modaya göre değişiyor ama. Okuldaki yıllık göz muayenelerinde on üzerinden on çekiyorum. Bir iki harfi yanlış söyleyip gözlük şansı elde edebilecekken, bu yanlışların bana şişe dibi tipi olarak geri dönmesinden korktuğum için şakır şakır okuyorum. Karınca duasını bile doğru okuyacağım karşıdan, o kadar başarılıyım yani.

Böyle böyle üniversiteye dayanıyorum. Ne çeşit gözlüklüler var aman yarabbi orta bahçede. Gözlüğünü beğendiğimle arkadaş olasım var. Ömürlük dostluk kurabilirim yeter ki gözlüğünü çıkarmasın.

Artık büyüdüğüme göre gitsem doktora “Bana bir dinlendirici ver desem” kesin başarılı olurum.

Fakültedeki ikinci yılımın ikinci dönemi başladığında “antik mimarlık” dersi hocamız Seyhan Doruk, bu dönem, her hafta birimizin sunum yaparak dersi işleyeceğini söylüyor. Bayılıyorum bu fikre. Hemen hayal kuruyorum.

Pantolon ve ceket giyerim. Babamdan aldığım Bond çantayla giderim okula. Elime bir çubuk alıp öyle işaret ederim diaları. Ah keşke bir de gözlüğüm olsaydı. Ne kadar havalı olurdum.

Hafta sonu iyice çalışmak için dayımın evine gidiyorum. O da ne? Dayım gözlük almış. Acayip moda, şu küçük çerçeveli olanlardan. Siyah - sarı metal. Dinlendirici hem de. Yutkunarak gözlüklere bakıyorum. “Ah” diyorum “Dayım keşke unutsa şunları evde de, yarın okulda taksam.”

Nasıl bir sevgili kulum ben ki, sahne aksesuarım ayakkabılığın üstünde unutmuş halde sarı siyah bana bakıyor hemen ertesi gün.

Sunumuma iyice hazırlanmışım. Aynanın karşısında çalışmışım. Çalışırken bir havalara girmişim. Bugün dersi ben işleyeceğim. Ders benim, kürsü benim, yani o sahne benim. Hem sınıfa bilerek hocadan sonra gireceğim. Çünkü hoca sayılırım…

Hayalimde önceden hazırladığım gibi giyiniyorum. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, üçüncü kattaki sınıfa, Seyhan Hoca’dan tam iki dakika sonra, elimde Bond çantamla giriyorum. Çakma hoca nasıl olursa ben de öyleyim işte. Ama gözlüğü takınca kim bilir nasıl olacağım? Artistliğim diz boyunu da aşmış. Gayet emin kürsüye yürüyorum.

Hoca pencerenin kenarındaki kalorifere yaslanır şekilde pozisyonunu alıyor.

Ve SAHNE…

Çantamdan notları çıkarıyorum. Gözlüğümü takıyorum. Başlıyorum Priene Apollon tapınağını anlatmaya. Elimdeki çubuk da cabası… Güzel güzel anlattıktan sonra, “Sorularınızı alabilirim arkadaşlar” diyorum. Bak bak bak… Ben bugün Doçent Doktor Elif’im, hayalime sağlık…

Biraz da soru cevap faslı. Bitiyor…

Ve PERDE…

Gayet memnun olan Seyhan Hoca hazırlığım için teşekkür ediyor. Artık yerime geçme vakti. Ama işte alışmış kudurmuştan beterdir, bir türlü kürsüden inmek istemiyorum. Keşke ders sonuna kadar orada kalsam. Haddimi biliyorum yalnız. O yüzden tıpış tıpış yerime geçiyorum. Ait olduğum öğrenciliğime. 

******

Bu merakım yüzünden olabilir belki, gözlüklü bir koca seçtim kendime. Uzun zamandır kullanırmış. Düğünümüzde takamadı ilk. Bu özel gün için aldığı yeni gözlüklerini beğenmediğim için lens taktırdım kendilerine. İpleri elime baştan verdi, yazıkkk. Değişim vakti geldiğinde de yeni gözlüklerini ben seçerim beyimin. Ben göreceğime göre, beni mutlu etsin yüzündeki güzellik. Baktıkça mutlu olayım.

Bana gelince, aha bu yıl oldu gözlerimi bozamadım. Ama hevesimi almak için bir tane gözlük aldım nihayet. Dinlendirici… Çok sık kullanmıyorum ne yalan söyliyim. Ama size bu satırları yazarken burnumun ucunda duruyor her hafta. Daha havalı oluyor yazması…
 

Yayın tarihi: 27.11.2013
PAYLAŞIM
  Yorum yazabilmek için lütfen üye girişi yapın
OKUYUCU YORUMLARI
Bu yazar yazısına henüz yorum yapılmadı.