Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.
Hurriyet.com.tr Hürriyet Aile

BİR TATLI HUZUR

 YAZARI TAKİP ET X
Elif Ebru Wibrew’in YENİ YAZILARI yayınlandıkça e-posta yoluyla haberdar olmak ister misiniz?

 
 

PAYLAŞIM
  • PAYLAŞ
  • PAYLAŞ
    Adınız *
    Alıcı E-Posta Adresi *
    Mesajınız

Herkesin “şuraya geldiğimde pek bir huzur buluyorum” dediği yerler vardır eminim. Birçok insan denizin kenarında huzur bulur, kimi ormanının derinlerinde, kimi deniz altında, kimi ağacın tepesinde, kimi bahçede. Doğallığı bozulmamış ya da iyileştirme çalışmaları gerekmişse eğer, orijinaline bağlı kalınıp o eski tadının hala yaşatıldığı mekânlar ve çevrelerde de ben bir huzur bulurum efendim.

Bahçesi güzel korunmuş tarihi yerler çok hoşuma gider mesela. Ben bir tatlı huzuru oralarda alırım. Oralarda yürürken zamanda yolculuğa çıkarım. Bir zamanlar başka ayak seslerine şahitlik etmiş iki yanı ağaçlıklı yollar, ağaç altları, benden önce sırtlarını yaslamış olanların iz bıraktığı çınar ağaçları epey bir ilgi alanıma girer.

Elbette kendimden geçtiğim bir sürü nokta var. Bunlardan ikisi Polonya’da.

İlki, Zelazowa Wola köyündeki bir ev ve bahçesi. Öylesine bir ev ve bahçe değil ama. Ünlü müzisyen Chopin’in doğduğu ve çocukluğunun geçtiği ev. Daha sonraları başkaları tarafından satın alınmış olsa da Kültür Bakanlığı burayı gurur kaynakları Chopin’in anısına müze haline getirmiş.

Chopin

Fotoğraf: chopin.museum/en

Saatlerinizi, muazzam bakımlı ama doğallığına balta vurulmamış bu bahçede geçirirken, size sadece kuş sesleri, bir de ağaçların arasına görüntü kirliliği yapmayacak şekilde özenle yerleştirilmiş hoparlörlerden duyduğunuz Chopin’in melodileri eşlik ediyor.

Chopin

Fotograf: onedayinpoland.pl

Yaz aylarında ise burada canlı piyano konserleri veriliyor. Gerek ülkeden sanatçılar gerekse dünyadan, bu evde bestecinin piyanosunun başına oturup, bahçeye bakan salonun penceresi önünde resital vermeye başlıyor. Pencerenin tülleri kapalı oluyor, çünkü o geriden görünecek gölge Chopin’i temsil ediyor. Onun ruhu o perdenin arkasında yeniden canlanıyor. Eğer evin yakınlarındaysanız pencere önündeki sıralarda oturup bu gölgeyi Chopin’in ruhu olarak yorumlayıp konseri dinliyorsunuz. Yok, eğer o kocaman bahçenin içinde huzurda kaybolmuşsanız, yine hoparlörlerden noktürlerini duyabiliyorsunuz. İşte o zaman bir film içinde olduğunuz hissetmemek elde değil.

Chopin

Fotoğraf: chopin.museum/en


İkici yer ise yine Polonya’da Nieborow’daki Radziwille Sarayı ve sarayın bahçesini Arkadia’ya bağlayan yedi kilometrelik sağlı sollu ıhlamur ağaçlarının eşliğinde ulaştığınız Romantik Arkadia Parkı. İngiliz stilinde tasarlanmış olan bu park bahçe Prenses Helena Radziwill tarafından yaptırılmış.

Bu nasıl bir yeşil korumasıdır, nasıl bir tarihe saygıdır ki, bahçede zaman durmuş gibidir. Tarihin içinde dolaşmak işte bu kadar kolaymış dedirtiyor. O bitmek bilmeyen bahçede, o nefis ağaç ve çiçeklerin arasında yürürken, kabarık elbiseler içinde olduğunuzu, taze pudralanmış 17.yy yüzünüzün porselen gibi aşktan parladığını hissederek yürümeye devam ederken, birazdan, bir dük veya baronun oğlunun kur yapmak için nehrin kenarındaki ıhlamur ağacının altındaki banka oturmanızı beklediğine pekâlâ inanabilirsiniz. 

 Chopin 

Chopin


Fotograflar: http://www.nieborow.art.pl/

Bu dediğim bahçelerde o zamanın duygularına sarılırım elbette. Ama benim için en huzurlu bahçe anneannemin bahçesidir. Önüme baksam çiçekler, arkamı dönsem deniz. Bir yanın yaz çiçekleri, diğer yanın deniz esintisi… İki incir ağacının arasında bodoslama girmiş vişne ağaçları, küçük kulübenin önündeki (her ne kadar zehir anlamına gelse de) güzelliği gülümseten zakkumun pembe çiçekleri… 

En büyük incirin altında, sanki bana özel hazırlanmış ahşap sedir beni otomatik Kleopatra kimliğine soktuğundan burada da bir tarih söz konusudur biline. Bazen oturup, bazen de iki seksen üstüne uzanarak geçirdiğim tahtım ve bahçe, yaz tatilimin vuruş noktasıdır. O koca incir yaprakları denizden gelen esintiyle sallandıkça, sanki hizmetliler ben kraliçelerini yelpazeler gibi hissederim. Hemen karşıdaki evimizin balkonundan kocam Marcus Antonius günde birkaç gün selamlar beni. Genellikle acıktığı zaman. El işaretiyle vaktin geldiğini bildirir.

“Yav koskoca kraliçe kalkıp sana mama mı verecek şimdi?”

Henüz yelpazelenmem bitmedi bile. Tahtımdan kalkamam. Lakin bahçeyi çevreleyen evlerde (ki teyze, anneanne, yenge evleridir bunlar) beyimin yiyecekleri listesine girebilen nimet varsa, Antonius’u bir zahmet aşağı çağırıp servisini yaparım. Ona hareket olur bana bereket. Yok, onun tadına uygun bir şey yoksa “ne yiyebilirim aşkım” diyen komutan beyime “bahçenin sağ köşesinde zakkum var bildin mi? He işte o zakkum yani zıkkımın köküne ne dersin?” dememe ramak kalır. Sezgileri güçlü olan komutan, “aslında canım omlet çekiyor” der ve ben tarih yazmaya ara verip, oturduğum yere beş adım olan anneannemin mutfağına giden sekiz basamaklı merdiveni oflayarak çıkar, bir omlet bari yaparım.

Ne yapayım, ben huzurun tarihini yazarken ara vermeyi pek sevmem de…
 

Yayın tarihi: 15.06.2016
PAYLAŞIM
  Yorum yazabilmek için lütfen üye girişi yapın
OKUYUCU YORUMLARI
Bu yazar yazısına henüz yorum yapılmadı.