Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.
Hurriyet.com.tr Hürriyet Aile
 

BABAMIN BEYAZ YALANLARI

 YAZARI TAKİP ET X
Elif Ebru Wibrew’in YENİ YAZILARI yayınlandıkça e-posta yoluyla haberdar olmak ister misiniz?

 
 

PAYLAŞIM
  • PAYLAŞ
  • PAYLAŞ
    Adınız *
    Alıcı E-Posta Adresi *
    Mesajınız

Annemden çok babam düşkündü değişikliğe, değişik kıyafetler almaya falan. Alışverişi severdi bizler için. Ya ikisinin ya da tek babamın benim için aldıkları şeyleri beğenir miydim? Çoğu zaman hayır.

Henüz okula gitmiyorum. En fazla beş buçuk altı yaşındayım. Bir gün, görünüşü hantal ama çok rahat bir çift yazlık ayakkabı ile geldi babam. Annem burun kıvırdı “Bunları da nereden buldun” diye. Evimizin yanındaki otelde konaklayan ve arabasının bagajındaki Alman mallarını satan adamdan almıştı. Babam onları ayağıma geçirmemi istedi. Erkek çocuğu ayakkabısı gibiydi. Hiç de sevmemiştim ama yine de denedim. Rahattı hem de çok, lakin boldu. O yüzden, ertesi gün Alman plakalı arabasının bagajını açmış diğer mallarını satan adama iade ettik onları. O arabanın arkasında elindeki trampeti çalan tavşan, havlayarak ilerleyen ve beş adım attıktan sonra takla atan oyuncak köpek çok daha ilgimi çekmişti ama bir şey demedim.

Babamla annem, aradan birkaç ay geçtikten sonra, satın aldıkları bir elbise ile çıktılar karşıma. Bayramlık elbisemmiş. O da ne?

Sonbahar sarısı bir renkte elbise. Renk berbat. Model de güzel değil bence. Rengini geçtim kolları da ne öyle? Dirseğe kadar gelen kollar yaprak kesimli. Kollarından yaprak çıkan elbise beni ağaç, dolayısıyla odun yapmaz mı?

“Giymem ben bunu beğenmedim”

Babam: “Aaa kızım. Bu en son moda elbise. Senden başka kimsede yok. Ne kadar farklı bak. İçinde harika görüneceksin. Soranlara moda dersin.”

Moda kelimesini bilmiyorum da önemli olduğu bir gerçek. İyi o zaman. Giymeye başlıyorum. Kolları sinirimi bozsa da o elbise epey giyiliyor. Elbisenin adı “moda elbise”. Sarı elbise değil, yaprak kollu elbise değil. Moda elbise. İki yıl falan giydiğim bu elbiseyi ararken bile “Moda elbisem nerede?” diye arıyorum mesela. Modası geçmiş bile olabilir oysa.

******

Ortaokula geçtiğim yıl aman bir uzuyorum. Her bir uzuvum da. Boya verdikçe de daha bir sıskalığım belirginleşiyor. Öyle ki, daha önce de dediğim gibi, değnek gibi bacaklarım oluyor. Boynum, ellerim, ayaklarım upuzun. Değnek bacaklarımın sonundaki ayak numaram 37. Ben diyeyim Pinokyo’nun kız versiyonu, siz deyin pelikan.

Ayaklarım taze büyümüş, o hafta sonu yeni ayakkabı alınacak. Okulda giyilecek olanlardan. Gidiyoruz alışverişe. Bir türlü hem rahat hem güzel bir ayakkabı bulamıyoruz. En son girdiğimiz mağazada babam birini beğeniyor. Babamın elindeki ayakkabı aslında tam bir okul öğrenci ayakkabısı amma benim ayağımda duruşu beni hiç memnun etmiyor.

“Derisi yumuşak. Çok kaliteli. Bunlar çok iyi kızım.”

Ayakkabının burnu ta Kaf dağına ulaşmış. İnce uzun burunlu ayakkabılar, ince uzun çubuklarımda küreğe palet geçirmişsin gibi duruyor.
“Cadı ayakkabısı gibi bu. Arkadaşlarım alay edecek kesin.”

Cadıya cadı ayakkabısı ne olacak.

“Kim? Ne alayı?” Olur da biri bir şey dedi, hemen ayağında çıkar, ayakkabının içini göster. O an herkes susar

Aslında babam böyle bir şey yapmayacağımı düşünüyor ama beni nasıl ve ne denli kaliteli bir ayakkabı giydiğimin vurgusunu yaparak hem ikna ediyor hem de rahatlatıyor. Ben ise okula herhangi alay veya küçümsemeye karşılık hazırlıklı gidiyorum. Hele biri bir şey desin.

Çıkardığım gibi ayakkabımı “Ahan da marka ayakkabı!” diyeceğim. “Hangi ayakkabıyla dans ettiğini bil hele.”

Neyse ki bu göze sokma hikayesi hiç vuku bulmuyor. 

****

Efendim artık bir genç kız sayılırım. Yaş 13. Aman bir güzelim bir güzelim. Üstüne bu güzelliğe güç katacak bir aksesuarım daha oluyor bir yıl sonra. Çarpılan dişlerimi düzeltmek için takılan sabit diş telleri ve üst çenemi açıp yeni dişlerin düzgün oturması için enseden bir elastik bantla takılan aparey. Öyle ki onu taktığımda atın ağzına gem vurulmuş gibi oluyorsun. Ha at kadar iri değilim ama pony denilebilir bana. O apareyi birkaç hafta gündüz takacağım sonra gece taksam yeterli. Ama o ağzımı demir yığınına benzeten tellerle lise sona kadar yaşayacağım. Olsun.

Dişlerim Gazi Üniversite’sinde yapılıyor. Genç kızız herhalde. Üniversite ortamına giriyoruz. Çeşit çeşit, cillop gibi hekim adayı öğrenciler de geliyorlar hocalarının başına. Hepsi ağzımın içine düşüyorlar yani. Ha işte o yüzden, artık Ankara’ya giderken biraz daha fazla özen göstermem lazım. 

Bir gidişte turkuaz rengi kısa bir elastik etek, eteğe uygun renkleri barındıran bir gömlek giyiyorum. Aslında gömlek etekle değil pantolonla giyilen cinsten ama rengi eteğe uygun ya. Ben de uyum takıntısı (RENK AHENK adlı yazımda belirtmiştim). Üstüne kahve-yeşil, baklava dilimli, kösele kovboy kemeri takmışım ki tokası kafamdan büyük. Kulaklarımdan omzuma kadar sarkan, artık kulak memelerimi aşağıya çekmiş demir döküm diye isimlendirebileceğimiz ve ağzımdaki tellerle aynı renk küpelerim ise bu müthiş (!) kombinasyonu tamamlamakta. Sabahın sekizinde hastaneye gelirken giyilecek bu kıyafeti gören şu önümdeki üniversiteli kız grubu bana bakıp sırıttı mı ne?

Ben yerimde kıvranmaya başlıyorum. Utanmışım. Bir güvenim gidiyor sorma. Acaba taşıdığım hangi parça uyumsuz? O kulağımdaki küpeler sanki daha bir aşağı aşağı gidiyor. İşte o sıralarda babamın yalanı yine yardımıma yetişiyor.

“Biraz önce geçen kızların ne dediğini duydun mu?”

"Yok, ne dediler ki?"

“Seni gösterip, şu kızın şıklığına bak dediler."

“Ya valla mı?”

“Evet. Birbirlerine gösterdiler seni.”

Bir oh çekiyorum. Hay Allah ya ben de kızların günahını almışım. Fesatım be. 

Güvenim hemen yerine geliyor ve doktor koltuğuna bir rahat ilerliyorum. 

Tabii babamın beyaz yalanları bunlarla sınırlı kalmıyor. Nefret ettiğim bir saç kesiminden sonraki moral bozukluğum, “Fransız kadınlarının bu yılki saçları böyle” diyerek beni kandırdığında gözüme batmıyor mesela. Ya da sevmediğim ders için “O dersin öğretmeni seni çok seviyormuş, derslerde de çok güzelmiş cevapların” diyerek “Ay bu öğretmen beni seviyor, sevgisi boşa çıkmasın bari” diyerek o derse sarıldığım bile var. 

Babamın beni, benim ise kendimi kandırdığımı düşünüyorum anne olana kadar. Gülüyorum. Oysa, güvenimi kaybedeceğim o anlarda, babamın o minik beyaz yalanlarının benim mutsuzluğumu engellemiş olduğunu anne olduktan sonra anlayabiliyorum. İyi ki de öyle yapmış diyorum. Kadın ve çocuk psikolojisinden anlayan bir babaymış bak.

Her şeyi anladım ettim ama diş fakültesindeki o kızların sırıtışı boşa değilmiş ya bir tek ona yanıyorum. Yellozlar….

Yayın tarihi: 21.01.2015
PAYLAŞIM
  Yorum yazabilmek için lütfen üye girişi yapın
OKUYUCU YORUMLARI
Bu yazar yazısına henüz yorum yapılmadı.