Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.
Hurriyet.com.tr Hürriyet Aile
 

LUXUS HAYRANLARINA DOPDOLU BİR SÖYLEŞİ!

Luxus hayranlarına dopdolu bir söyleşi!
PAYLAŞIM
  • PAYLAŞ
  • PAYLAŞ
    Adınız *
    Alıcı E-Posta Adresi *
    Mesajınız
03.01.2012 - 10:50 | Son Güncelleme:

Grubun vokali Alper ve tromboncusu Mikail ile deli dolu bir sohbet.

Kendi deyimleriyle bir dünya müziği yapan ve nev-i şahsına münhasır tarzlarıyla dinleyicilerinin gönüllerinde taht kuran Luxus grubu, bu kez Hürriyet Aile’nin konuğu oldu. Grubun vokali Alper Bakıner ve tromboncusu Mikail Şimşek ile sohbetimizin konusu tabii ki Luxus’tu ama ilerleyen dakikalarda Mikail provaya gidince, sohbet Alper’in özel yaşamına doğru ilerledi.

Luxus; Alper Bakıner, Ozan Akgöz, Kamucan Yalçın, İsmet Kızıl, Burak Beyrek, Olcay Bozkurt ve Mikail Şimşek isimlerinden oluşuyor şu anda. Ancak Bakıner sadece vokal değil, aynı zamanda kemanı ve besteleriyle de grubun bel kemiği konumunda. Adana’da dünyaya gelen Bakıner’in babası düğün davulcusu olduğundan o da davul çalarak başlamış müziğe. 13 yaşında klavye, ardından bağlama, gitar derken keman ile devam ettiği enstrüman çalma alışkanlığının, yaptıkları müziğe etkisini şöyle anlatıyor: “15 yaşında fanatik bir Ahmet Kaya hayranıydım, o yüzden bağlama çalmayı öğrendim. Kafamı her kaldırışımda da başka bir enstrüman çaldım. Dolayısıyla hem enstrüman hem de onların ilintili olduğu müzikler çeşitlilik getiriyor işimize. Bu da bizi şizofren, onlarca kişilikli bir grup yapıyor.”

“2002’de bir ekip topladım ama daha bir nota bile vuramadan dağıldı”

Luxus’un bugünkü görünümüne ulaşma hikayesi ise birçok tesadüfle dolu. Bakıner o yılları, o yılların heyecanı ile şöyle anlatıyor:

“Marmara müzik bölümünde ve İstanbul Güzel Sanatlar Lisesi’nde tanışmış, müzik eğitimi almış ama hep oranın da ‘ötekisi’ olmuş kişilerden oluşan bir grup olarak başladı Luxus. Hepimiz zaten bir yerlerde çalıyorduk, bazen birlikte bazen ayrı ayrı yerlerde. 2000 yılı başlarında İstanbul’da bir world müzik dalgalanması oldu ve sirkülasyonun olduğu bu mekanlar birbiri sıra açılmaya başladı. Dünya müziğiyle tanıştığımızda (Sadece Balkan müziği değil, Latinlerden, Uzak Doğu’dan hatta Afrika’nın ortasından gelen sesler bunlar) ‘Biz de böyle bir iş yapabiliriz’ dedim. 2002’de bir ekip topladım ama daha bir nota bile vuramadan dağıldı. 2005’te her şey tesadüfen oldu.

  

O sıra keman-akordeon ikilisi olarak işlere gidiyorken Araf’tan bir teklif geldi. Ekibe akustik gitar ve darbuka eklersek doğaçlama müzik yapabileceğimizi düşündüm. Daha sonra Hayal Kahvesi bu 4 kişilik grupla çalışmak istedi. Bu sefer de ‘4 kişi olmaz, davul ve bas lazım’ dedim. Bu şekilde 7 kişi olduk ve uzun süre böyle devam etti. Ekipte bir trombon eksikliği yaşıyorduk bu arada ve piyasada iyi çalan ve burnu büyük olmayan birini arıyorduk. Mikail’i bulunca Ekim ayında gruba dahil ettik, ailemizin en küçük üyesi oldu.”

Gerçekten “Biz bir aileyiz” durumu var mı ekip içinde, yoksa bu sadece bir iş birlikteliği mi?

Alper: Ben Ozan ile 4 yıl aynı evde yaşadım ve 15 yıldır tanışıyoruz. Kamu ile Ozan 18 yıldır tanışıyor. Dolayısıyla birbirimizin evlerinden çıkmayan ve hayat içinde kararlar alırken sürekli paylaşım yaşayan bir haldeyiz. Grup olmaktan ziyade bir kardeşlik ilişkimiz var. Yeni kişiler geldikçe de aynı oranda dahil oldu bu ilişkiye.

Grup üyelerinin değişkenliği açısından bir esnekliğiniz var mı? Gruptan birileri ayrılsa devam eder mi Luxus?

Alper: Herkesin kabul ettiği bir şey var ki o da gruba rengini veren 4 kişinin olduğu. İzleyicinin bakışı şöyle; ön plandaki 4 kişi dışında arkadaki elemanların değişip değişmediği önemli değil. Bunu hiçbirine saygısızlık için söylemiyorum, izleyicinin bakışı bu. Arka tarafta 15-20 kişi de değişti aslına bakarsanız ve fark edilmedi. Ben, Ozan, Kamu ve İsmet ağabey değişmeyen kadro.

Buna rağmen şunu da itiraf edeyim: Ekibe yeni katılan Mikail ise kendini gösterdi izleyiciye ve bir süre sonra bence trombonda başka kimseyi görmek istemeyecekler. Luxus enstrümana değil insana göre şekilleniyor. Gruptan bir gitarist giderse tromboncu gelir ya da hiçbir şey gelmez. Mesela Kamu gitse (Allah göstermesin!) yerine başka bir klarnetçi gelmez çünkü gruba Kamu lazım. Bu da sözünü ettiğim aile ilişkimizin büyüsünü biraz daha yukarı taşıyor.

“Grubun yaş ortalaması 30’un üstünde”

Biraz da Mikail’den dinleyelim ekibe katılma hikayesini…

Mikail: Benim katılmam biraz şans eseri oldu. Geçen seneye kadar Ankara’da yaşıyordum. 5-6 yıl kadar orada müzik yaptım. Ekip arkadaşım Kerem ile İstanbul’a geldik. Luxus’u TV’de izlemiştim, tanışmıyorduk. Alper bizi Kadıköy’de dinlemiş buradaki ilk konserimizde. Sonra da Luxus’un çaldığı bir gece biz gitmiştik, bu şekilde tanıştık.

Alper: Olympos’ta tüm yaz çalmışlar, arkadaşlarım tavsiye ediyordu “Bomba Etkisi” adlı bir grup var diye. İstanbul’daki ilk konserleriydi ve yaptıkları müziğe hayran kaldım. Tanışınca da birlikte iş yapalım istedik. “Bi’ Lareya”yı çıkarmadan önce single yaptık. Bunun lansmanını da bir dayanışma partisi şeklinde yapalım dedik. Mikail ile provalar yaptık ve ekibe katılana kadar da ara ara çaldı bizimle.

Mikail: Kendimi zaten zorla soktum ben gruba. Trombonumu alıp fırlıyordum sahneye (Gülüşmeler).

Grubun yaş ortalaması kaç?

Alper: Bir tane 40’ın üzerinde arkadaşımız var, İsmet ağabey. Tek evli ve çocuklu da odur zaten. Mikail ve Ozan 30’un altında. Geri kalan 30’lu yaşlarda.

Ekip içinde farklı mesleği olanlar var mı?

Alper: Farklı meslek yapan sadece bizim gitarist Cem var, bankacıydı. Onun dışında yok. Ben de fizik ve biyoloji okudum daha önce ki ikisini de bitirmedim.

Mikail: Ben de askeri lisede okuyordum, bando takımındaydım. 5. yılın sonunda mezuniyete 10 gün kala attırdım kendimi (Gülüyor)

Bu arada Mikail provaya yetişmek için yanımızdan ayrılıyor ve sohbete Alper ile devam ediyoruz…

Bütün besteleri siz mi yapıyorsunuz?

Evet, tüm besteleri ben yapıyorum ve genelde besteyi tamamlanmış hale getirmeyi seviyorum. Çok fazla aranjeye bir şey bırakmıyorum. Vokalde ise Kamu’yu dahil ediyorum yavaş yavaş. Albümde onun söylediği bir şarkı da var hatta. Tabii benim sesim rengi ana karakter ama bu çok fark edilmeyen bir şey. Luxus olmaz başka bir şey olur, ben olmam başka bir solist ya da başka bir besteci olur. Belki de grubun içinden başka bir besteci çıkar. Söylemem gerekiyorsa söyler, çalmam gerekiyorsa çalarım.

                      

Yazıp çizme işiniz bestelerle de sınırlı değil. Draje Dergi’de devam ediyor musunuz?

Draje, aylık yayın yapan bir internet dergisi. 14-15 sayıdan sonra dergiyi sırtlanan kişi yurt dışında yaşamaya başlayınca biraz aksaklıklar oldu ama hala devam ediyor. Ben de öykü yazarak başladım, sonra bizim grupta da çalan Barış ve Mehmet Açar ile röportaj yaptım. Kafamı biraz toparladıktan sonra devam edeceğim. Hatta Luxus ile bir röportaj yapacağım yeni konsepti “Ucuz Draje” için.

“Aile toplumun değil, hiyerarşinin çekirdeği”

Biz ailenizi de merak ediyoruz. Biraz anlatabilir misiniz?

5 kişilik bir aileyiz, 2 tane kız kardeşim var. Annem ve babam genç yaşta çocuk sahibi olmuşlar ve iyi ki öyle olmuş. Arada yaş farkı fazla olmayınca aynı dinamizmde yaşıyorsunuz. Kardeşlerimin biri doktor, diğeri öğretmen oldu ve İstanbul’da yaşıyorlar. Doktor olanın aileye ilk torunu vermesi münasebetiyle de annemle babam kalkıp geldiler Adana’dan. Anneannem ve büyükbabam hala oradalar ama 2 yılda bir gittiğim için sıkça göremiyorum onları. Adana sıcağın bir yavaşlığa sahip olduğundan pek sevmiyorum orayı.

Ailenin birlikteliği nasıl olmalı sizce?

13-14 yaşlarımdan beri insanın ayrı yaşam kurmasını daha anlamlı buluyorum. Aile bana göre toplumun değil, içinde bulunduğumuz sistemin hiyerarşik yapısının bir çekirdeği. Ben ailemi elbette çok seviyorum ve düzenli olarak görüşüyorum ama bu hiyerarşik yapı içinde değilim. Zaten ailem de bu hiyerarşiyi kanıksamış değil, eşitlikçidir. Mesela babam kendi ile çocukları arasında bir söz hakkı farkı görmez.

“Ben de bir çocuğum olsun isterim”

Anne ve babanızın genç yaşta çocuk sahibi olması sizin aile kurma düşüncenize yansıdı mı?

Hiç olmadı (Gülüyor) Biraz zamana ve hayata bırakmak lazım. O sorumluluğu almaya çekindiğimi de itiraf etmeliyim. Bir aile kurmak deyince çocuk belirliyor bunu, evlilik ise birleşmek demek. Zamanında ben de birleştim ve ayrıldım daha sonra. İstediğim şekilde gerçekleşmedi çünkü. Albert Camus’nun bir diyaloğunda kadın evlenmek istediğini söyler ve erkek de der ki “Tamam, sen istiyorsan neden olmasın!” Ben de öyle dedim ama sadece onun istemesiyle her şeyin güllük gülistanlık olmadığını görüyorsun, başka tür çatışmalar yaşıyorsun. Birlikte yaşamak bir çatışma zaten.


                 

Baba olduğunuzu göremeyecek miyiz yani?

Aile kurmak karmaşık bir şehirde bana pek anlam ifade etmiyor. Çocuğunu gerçekten bir hapishanede doğuruyorsun. Biraz da o yüzden çekingenim. Hayatımın geri kalanıyla ilgili, olabilecek en ormanlık, ekip biçmeye en müsait yerde yaşamak istiyorum. Elbette ben de bir çocuğum olsun isterim. Herkes az ya da çok ister bunu. Şehirde halihazırda süren hayatta çocuğu uğraştırmamak lazım. Özgür bir yerde doğmalı bence. Orada doğmuş bir çocuğun da bir kere ayağı toprağa değecek, hayvanlarla ve bitkilerle kardeş olacak. Aklımda da Gökova var. Ufak ufak bir ayağımı koyuyorum zaten oraya. Bir gün tamamıyla yerleşmek istiyorum. İleride orada ferah bir şekilde aile kurma niyetim var.

“Dünyanın en kalabalık ‘öteki’si kadınlardır”

Kadına şiddet konusunu sizinle de konuşalım isterim. Yapılan çalışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Hatta yeni yasanın nikahsız kadınları kapsamamasını da ekleyelim...

Devletin bu mevzuya bakışı baştan ayağa sakat bence. “Kadına şiddet uygulayan erkek değildir” söylemli afişleri de bunu ortaya koyuyor. Afişte konuşan “erkek” yine başka “erkelere” sesleniyor ve kadını yine işin dışında tutup kendi içinde çözmeye çalışıyor. Biri diğerini erkeklikten atıyor. Yapı sağlıklı olmayınca çıkan yasa da olamaz. Bir kadın bakanın eşcinselliği hastalık olarak deklare ettiği bir ülkede kadına bakış açısının düzeltilmesinin imkanı yok.

İkinci albümün sözlerine dikkat ettiniz mi bilmem, ben bir “kadın albüm” olduğuna inanıyorum. Çünkü bu albümde Adem’in sistemiyle uğraşıyorum. Bütün mesele şu: Savaşa da barışa da erkekler karar veriyor. Dünyanın en kalabalık ötekisi kadınlardır; ne romanlar, ne siyahlar, ne eşcinseller. Dünyada sadece 1 saat her şeyi bırakmaları tüm sistemi alaşağı eder.

Kadını sivriltmeniz bir yandan politik de bir duruş. Sonraki albümlerde şarkı sözleriniz biraz daha siyasallaşır mı?

Yaşamı ön plana çıkarma taraftarıyım. Yaşamı ön plana çıkarınca politikanın anti-politika tarafında kalıyorsunuz. İlk albümle ikincisi arasında politiklik açısından fark yok, sadece temas ettiği yerler farklı. Bu farklılık da sertlik biçiminizi belirliyor. Aşkı anlatırken politik dilimiz daha yumuşak ama bir Roman işportacının hayatını kazanması üzerine odaklanınca biraz daha sertleşiyor. Yaşama ve dolayısıyla politikaya temas etmeye devam edecek bir ekip Luxus. Ekip içinde de bunu engelleyecek bir fikir ayrılığı da yok. 

“Şarkı sözlerinde ironi olması lazım”

Şarkı sözlerindeki kelime oyunları ve mizahtan yola çıkarak soruyorum, sizin mizahla aranız nasıldır? Kendinizi nasıl besliyorsunuz?

Haliyle iyi. Kimse için genelleme yapmak istemem, ben şarkı yazarken ironi olmasına, hedef alınan konunun “ti”ye alınmasına özen gösteriyorum. Mizah konusunda sevdiğim şeyler farklı. Mesela edebiyatta yazara özgü mizahı seviyorum daha çok. Birçok karikatürün barındırdığını iddia ettiği mizah bana pek de komik gelmiyor. Diğer taraftan Cem Yılmaz bana komik gelmezsen Dostoevksy’nin Karamazov Kardeşler kitabındaki babanın bir serzenişi beni dolu dolu gülümsetmiştir.

Benim anlayışıma göre bunun için bazı şeyleri biraz saklamak, insanların algılayış biçimine, zekasına bırakmak lazım işi. Gülümsüyorlarsa aynı frekanstayız, anlaşabiliyoruz demektir. Şarkı sözlerinde de anladığım mizah kendiliğinde çıkıyor. Yazarken de söz çat diye çıkıyor ama bazı kelimeleri bulmak çok zamanımı alıyor. Çeşitli cambazlıklar yapıyorum, bazen çok sayıda saçmalık da çıkıyor tabii ama öyle olmasa söylediğimiz şarkılar üretilemez.

Luxus'u artık yakından tanıdığınızı düşünüyorsanız, eksik kalmasın bir de canlı performanslarına tanık olun derim. 7 Ocak'ta İstanbul Live sahnesinde olacaklar! Değerli paylaşımlarından ötürü Alper Bakıner ve Mikail Şimşek'e çok teşekkür ederiz.

Röportaj: Hanife Yaşar

Fotoğraf: Melin Kahraman (Ana sayfa hariç)

Yayın tarihi: 03.01.2012
PAYLAŞIM
  Yorum yazabilmek için lütfen üye girişi yapın
OKUYUCU YORUMLARI (4)

Bayılıyorum bu gruba, çok enerjikler ve de öyle bir oynanıyor ki bunların konserlerinde :)

03.01.2012 10:01:09 tuğba kızıltaş

Alper'in sesi nasıl diyeyim tok ve etkileyici o sebeple de her zamna dinlemek isteyeceğim bir ses.

4 YORUMUN TÜMÜNÜ GÖSTER